Yusuf Nazım

20 Eylül 2018

Koçbaşları, tahtakuruları ve köşe başları

“İtler” diyebilmiştir biri örneğin, belli ki büyük yerden almıştır cesareti; meğer ki yazı yazmak değil, biber gazı sıkıp şeytan çıkarmakmış marifeti

Kaleler olurdu bir zamanlar. Heybetli, sağlam, korunaklı.

Koca bir şehrin halkını saklardı surlarının arkasında; kralları, dükleri, derebeylerini…

Savaşlar olur, kırımlar yaşanır, istilalar gerçekleşirdi. Yabancı bir ordu gelir, kalenin kapılarına dayanırdı.

Kuşatma genellikle uzun sürerdi. Kalenin etrafında tahkimat yapılır, mancınıklar hazırlanır, tüneller açılır, merdivenler ve kuşatma kuleleri inşa edilirdi…

Ve tabii koçbaşları!

İyice zayıflayan kale savunmasından sonra içeri girmek için yapılacak son şey; kale kapılarının kırılarak savaşçıların içeri girmesini sağlamaktır.

Bunun için de koçbaşları kullanılırdı.

Kalın, uzun, ağır bir kütük şeklindeki koçbaşının ileri-geri hareketleri. Büyük basınca dayanamayıp ağır ağır çatırdayan odun ve tahtalar… Histerik çığlıklar arasında paramparça olan bir kapı…  Ellerinde tüfekleri, baltaları, kalkan ve kılıçlarıyla, naralar atarak içeri dalan vahşi bir güruh…

Canhıraş feryatlar, oluk oluk kan, yağma, talan, tecavüz, ganimet…

Koçbaşları

Eylül ayının ortaları.

Yeni gün, nöbetini bir önceki günden ağır ağır devralıyor. Havada, kirli ve yapışkan bir ıssızlığın hükmü sürmekte. Gece, sabaha doğru sinsice yaklaşıyor.

Gölgeler sıyrılıyor karanlığın içinden. Sessiz, silik, bir o yana, bir bu yana… Kara, iri gövdeleriyle, büyük bir kuşatmaya gider gibiler; Kalabalıklar… Öfkeliler… Nefes nefeseler…  Görünmeyen, tehlikeli bir düşmanla savaşır gibiler.

Şimdi bir kapının önündeler. Ellerinde modern zamanın koçbaşları, belki emir büyük yerden, kanun hükmündeler.

Düşman kapının arkasında!

İçerde, üst üste ranzalar, kırık bir sandalye, çamurlu botlar, baretler. Donlu, atletli işçiler. Kimi mahzun, kimi sefil, perişan; tıraşsız yüzler, darmadağınık saçlar, uykusuz gözler…

Kapıda polis, jandarma, özel güvenlikten oluşan bir ordu; ellerinde silahlar, kalkanlar, coplar ve koçbaşları…

İçerde biber gazı, şiddet, sınıfsal bir nefretin izi. İçerde, yorgun suretleriyle işçiler, kirli yatakları, yarım bordroları, tahtakuruları…

Yanda başka bir kapı; bir koçbaşı daha, paldır küldür sesler, asgari ücret, ödenmeyen maaşlar…

İşte bir kapı, ötede biri daha, işte başka başka kapılar; yine koçbaşları, kırılan kapılar, biber gazı, kelepçe; yine yorgun yüzler, üstü başı pejmürde inşaat işçileri; aşağılama, hakaret, akmayan su, gelmeyen servis, her gün yeni bir kaza, ne zaman ve nerede geleceği belirsiz ölümler...  

Dışarda, her yan asker, her yan kolluk; TOMA, Akrep, panzer…

Köşe başları

Bir de köşe başları var; nedense hep tutulmuş!

Ya bir kamu kurumunda yağlı mevki, ya da bir belediyenin satın almasında komisyon.

Kimi babadan oğula miras gibi; oğuldan toruna, torundan doğmamış bebesine geçer gibi.

Kimi, vaktiyle devletin ve milletin ali menfaati için etmiş yeminini, emekli olmuş, bir holdingin ulu bir mevkiine tünemiş gibi.

Çoğuysa devletten almaktadır yemini; dere, tepe, orman dinlememiş yemiş, içmiş, haddinden fazla semirmiştir.

Bir de sözüm ona, mürekkep yalamışları vardır. Talimatla görev almış, köşe başlarını tutmuşlardır. Sanki mürekkep değil, nefret içmiş, zehir yalamışlardır.

Talimat gelir gelmez, koçbaşları devreye girer girmez, köşe başları olarak takım halinde göreve başlamışlardır.

İtler” diyebilmiştir biri örneğin, belli ki büyük yerden almıştır cesareti; meğer ki yazı yazmak değil, biber gazı sıkıp şeytan çıkarmakmış marifeti.

Bir diğeri, tahtakuruları için, “bizim okulda da vardı” demiştir; internetin, bilgisayarın henüz icat edilmediği çağdan bahsetmiştir…

Ankette kalem oynatmakta meşhur başka biri, “4 yıl, 3 ay dayandılar, açılışa 5 ay kala ayaklandılar” diye köşesinden hayıflanmıştır. Tahtakurusunu, yasadışılığı, hak ihlalini, kölece çalışmayı “hem de sudan sebeplerden” saymıştır.

Bilinmez bir şey değil, çoğu dualarla yükselmiş, aile boyu mevki almıştır. Kimi kelli felli, görgülü görgüsüz, türbanlı türbansız, ayetli ayetsizlerdir. Çoğunun muteberdir isimleri, sırtları berk, köşeleri sağlamdır. Yeter ki emir verilmeye görsün, tuttukları köşe başlarından her türlü suikasta hazırlardır. 

Birçoğunun büyük büyük isimleri, gösterişli hayatları vardır. Gün olur yularlarından tutar, nasıl da cömerttir, hesapsız samana boğar patronları, gün olur Kabataş’ta yalancıya çıkar adları.

Kimi ekranından ip sallandırır, kimi ayaklarından insan. Kimisi devre göre yanar dönerdir, kimisi talimatla tetikçi, kimiyse itirafçı, çizme parlatıcı…

Tasmasız asla dolaşmazlar. Efendisi değişir, tasması değişmez, görünce yeni efendilerini, hemen sırnaşırlar. Kariyer planlarında, kısa yoldan yükünü tutmaktır en büyük hedefleri. Bu yüzden olsa gerek, vicdanının değil, efendisinin sesine kulak vermektir marifetleri.

Kürdü hakir görmek, kendi gibi olmayana küfretmek, işçiden tiksinmek verilmiş görevleri gibidir sanki. Kiminin ırkından, derisinin rengindendir nefretleri; kiminin dininden, mezhebinden; kiminin de dilinden, cinsiyetinden…

Onlara göre, suyu, dereyi, toprağı korumak dış güçlerin eseridir; ağacı, parkı, ormanı savunmak da öyle. Yolsuzluğa suçüstü, ayan beyan hırsızlık, besmeleyle rüşvet; hepsi de dış güçlerin eseri! Dolar yükselirse; dış güçler devreye girmiş demektir! Hak ararsan, dış güçler; yasa dersen, dış güçler; adalet, hukuk istersen yine dış güçlerin oyunu…

*  *  *

Şimdi, kale kapıları koçbaşlarıyla kırılanlar, onar onar, yüzer yüzer gözaltındalar.

Köşe başındakiler, sevincinden mest olmuş gibiler, huzur içindeler. Koro halinde ses verdiler; uçak da hediyeymiş dediler, üstelik n’olacak, zaten milletin malı!

Geçenlerde duymuştum. Denizli’nin Pamukkale ilçesinde sıvacıydı Süleyman. Kendini iğde ağacına astı, intihar etti Süleyman. Cebinden borç kâğıdı çıktı. Milletin malından, onun payına düşen yoktu.

Ne fark eder ki, ha Pamukkale’de sıvacı, ha yeni hava limanında işçi. Kim bilir, üstelik kaç çocuk babası. Gün aşırı bir kazaya kurban gitmek istemedi. Soğukta, karda-kışta, yağmurda-çamurda saatlerce beklemek istemedi; tahtakurularıyla birlikte uyumak istemedi.

23 arkadaşıyla birlikte tutuklandı o.

Bir yanı ağrıyor ülkenin, bir yanı ölü

Şimdi, Gaziosmanpaşa’da bir adliyenin önünde, gri bir Eylül’e daha uyanmış bir İstanbul var.

Adliyenin içinde, hayatta kalmak için çaba göstermeye tam teşebbüsten hüküm giyen işçiler var.

Dışarda yoksulluk, dışarda eylül gibi bir hüzün; ağrılarını bir dünya yükü gibi yüreklerinde taşıyanların ahı; dışarda “18 saat ekmek parasına çalışanların” yakınları, kadınların ve çocukların gözyaşları var.

İşçiler daha bir huzursuz şimdi şantiyelerinde, tahtakurularıysa rahat. Köşe başları dersen, sevinçli bir şuhu içindeler; tasmalarından gayet memnun olanlar var.

Ülke sathında kaleler, kale kapıları, içinde her türden düşman; daha çok tahkimat, daha çok korku, tehdit ve koçbaşları var.

Bir yanı ağrıyor ülkenin, bir yanı ölü.

Bir yanda saraylar, saltanatlar; bir yanda, sanki yaşıyormuş gibi yapanlar var.