Yusuf Nazım

08 Mart 2017

Ekmek de hakları, gül de

Biz erkekler, yüzyıllardır süren eril dünyanın sorumlu figürleri olarak onların bu kutsal çığlıklarının yalnızca taşıyıcısı değil, bu kavganın ortağı olmak durumundayız

Yalnızca ekmek vardı başlangıçta.

Kendi emeğini yeniden üretebilmek kaygısındaki insanoğlunun yüz yıllardır süren mücadelesinin biricik amacıydı bu.

Ekmek! Bir lokma daha fazla ekmek! Bir lokma daha…

Ve ekmeğe kavuşmak içindi bunca çaba; alın teri, göz nuru ve yorgunluk…

Kavgalar, ölümler ve savaşlar…

Sofrasındaki ekmeği bir parça daha çoğaltabilmek içindi her şey.

Ve eril bir dünyanın hükümranlığında çoğalan hayat, ancak ve ancak işte bu hükümranlık koşularında dönüşebiliyordu ekmeğe, tuza ve şekere...

Doğal olarak anlatılansa, hep ekmeğin hikâyesi oluyordu.

* * *

Derken…

Ve kadınlar çıktı sahneye bir gün:

Korkunç ve mübarek elleri,
İnce, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
Anamız, avradımız, yârimiz...
Ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
Ve sofradaki yeri, öküzümüzden sonra gelen
Ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
Ve ekinde; tütünde, odunda ve pazardaki
Ve karasabana koşulan
Ve ağıllarda
Işıltısında yere saplı bıçakların 
Oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle

 

Ve kadınlar, yüzyıllardır birikmiş emekleri, sevinçleri, öz be öz benlikleriyle yeryüzü sahnesini aydınlatmaya koyuldular.

Onlar da, en az erkekler kadar açlardı.

En az onlar kadar yorgun, en az onlar kadar haysiyetli, bir o kadar onurluydular.

Üstelik tarlada ırgat, tezgâhta dokuyucu, mahallede yorgan sırayıcıydılar.

Çoğu evinde ağır işçiydi; eli hamurdan, ayağı çamurdan kurtulmayan; hem çocuk doğuran, hem de bakan, büyüten; hem yemek yapan, çamaşır yuyan, yıkayan…

Çünkü ekmeğin mücadelesiydi bu.

Ve bu yüzden, gün geldi onlar da ekmek istediler.

* * *

Anlatılan ekmeğin ve gülün hikâyesiydi.

Ve bu hikâyeyi anlamak için, “doğanın bir gereği olarak kadının erkeğe itaat etmesi gerektiğine” inanılan 18. yüz yıla kadar gitmek gerekiyordu.

Sanayi devrimi yıllarında, ABD’de Massachusetts eyaletinin Lowell kasabasında, tekstil sektöründe yaşları 12-30 arasında değişen,“Mills Girls” (Fabrika Kızları) diye adlandırılan kadın işçilerinin hayatlarına dokunmak gerekiyordu. 

1840’larda, adını kurulduğu kasabadan alan Lowell tekstil fabrikalarında, çoğunluğu çocuk yaşta, ücretleri erkek işçilerin yarısı kadar olan kadın işçilerin yaktığı bu kıvılcımla başlıyordu hikâye. 

Zamanla Lowell havzasında sayıları 122.000’e ulaşan, günde 14 saatlerini makine ve tezgâhlar başında geçiren işçiler.

Amerikan standartlarına göre daha ağır çalışma koşulları. Fabrikanın hemen yanı başında kurulan kiralık kadın pansiyonları; burada, altışar kişilik odalar, akşamları sokağa çıkma yasağı altında sefillik içinde bir yaşam; atölyelerde, başlarında erkek işçilerin bulunduğu kadın takımları, makine uğultuları, vıcık vıcık ter, dayanılmaz sıcaklık, yağ kokuları, iplik ve yün tozu içinde süren bir yaşam; yaşları 10’a kadar düşen, anne ve ablalarıyla birlikte çalışan işçi kızlar; ahlak ve din açısından kutsal kitaplar tarafından kadınlara dayatılan roller, kiliseye gitmeyen kadınlara uygulanan istihdam yasağı…

İşte bu cehennemi koşullarda, Lowell atölyelerinden birinde kalabalık bir kadın grubu toplanmıştır.

Kalabalığın ortasında, bir pompanın üzerinde genç bir kadın, ateşli bir konuşma yapmaktadır. Kalabalık şaşkındır. İlk defa bir kadını kendinden emin, bu kadar cüretkâr bir konuşma yaparken görmektedirler.

Lowell şirketinin ücretleri yüzde 15 düşürme kararına karşı, kadın işçiler arasında yayılan öfkenin, bir kadın işçi tarafından dile gelişidir bu.

İşte bu konuşmanın ateşi, bu ateşin başlattığı grev ve bu grevle birlikte, ilk kez örgütlü işçi kadının tarih sahnesine çıkışı…

1834’te yakılan bu ateş, yazık ki bir süre sonra, üretim araçları sahiplerinin türlü entrikaları, tuzakları ve aldatmacalarıyla sönecek ve başarısızlığa uğrayacaktır.

Hikâye, bu başarısız kalkışmanın sonunda on binlerce kadının, fareler gibi yaşadıkları sessiz, sefil hayatlarına geri dönmeleriyle kesintiye uğrar.

* * *

Oysaki hikâye devam etmektedir.

1834’te bir kadın işçinin, atölyedeki pompanın üzerinde yaktığı ateşle değiştirmeye çalıştırdığı koşullar, 77 yıl sonra başka bir şehirde, Triangle Gömlek Fabrikası’nda 123’ü kadın, 146 işçinin yanarak can vermesiyle yeniden gündem olacaktır.

Kadınların ekmek mücadelesinde, tarihteki yerini alacak bu olayla birlikte çalışma yasalarında kimi iyileştirmeler yapılır.

Ancak bu kısmi iyileşmeler, kadınların sofrasındaki ekmeğin bir lokma kadar atmasından başka bir anlama gelmemektedir.

Onların ekmekten başka bir şeye daha ihtiyaçları vardır.

Nitekim Tirangle yangınından 10 ay sonra, yine ABD’de, dünya emekçi kadınlarının mücadelesinde derin izler bırakacak başka bir olay yaşanacaktır.

* * *

1848'de Massachusetts eyaletinde, Merrimack Nehri üzerinde, muhtemelen dünyanın en büyüğü olacak bir baraj yapılmaktadır. Bu, nehir havzasında kurulmaya başlanan devasa bir tekstil fabrikalarının ihtiyacı olan elektrik üretimi için su kanallarını sağlamaya yönelik bir barajdır.

Kurulmakta olan tekstil şehrinin merkezinde yer alan Great Stone Barajı 1848'de tamamlanır.

1853 yılında kuruluşu biten tekstil şehrine isim olarak, Essex Şirketi müdürü Abbott Lawrence'a saygı göstergesi olarak Lawrence adı verilir.

Kuruluştan üç yıl sonra, 8358 kişilik nüfusa ulaşan fabrika, büyük bir işgücünü emer. 1860’ta 17.639’a, 1870'de 29.000’e, 1880 de ise 39.000'e ulaşır. 1910 yılına gelindiğinde 85.892 kişiye ulaşan bu sayının yüzde 48’i yabancılardan oluşmaktadır. Nüfusunun yüzde 74’ü fabrikalarda istihdam edilen şehrin yayıldığı havza, Merrimack Nehri ağzından itibaren 37km büyür.

Böylece bir tekstil devi olarak Lawrence, 1900 yılında ABD’deki tüm yünlü kumaş üretiminin %25’ini sağlayarak endüstrinin lokomotifi rolünü üstlenecektir.

* * *

Massachusetts eyaletinde, Merrimack Nehri kıyısında kurulmuş ve ürettiği tekstil ürünleri bütün dünyaya ulaşan, kilometrelerce uzunluğundaki bu devasa fabrikanın duvarları arasında, aslında derinden derine başka bir hikayenin fısıltıları da dolaşmaktadır.

Bu, sıradan insanın başkasına çaldırdığı alın terinin, göz nurunun, bazen gizli kalmış, bazen de açığa çıkmış serüvenin, ekmeğin hikâyesidir.

İşte bu hikâye 11 Ocak 1912’de bir kez daha zuhur eder.

Yağlı tulumu içinde, Polonyalı bir işçi elindeki kâğıdı incelemektedir. Üzerindeki rakamların her birinin, çocuklarının sofrasındaki lokma sayısına denk geldiği bu kâğıt parçası, Polonyalı işçinin yüzünün asılmasına sebep olmuştur. Çatılmış kaşlarının altında öfkeyle parlayan bakışlarını boşluğa dikerek homurdanır.

Bir hafta önceki sevinçlerini kursağında bırakan bir işarettir elindeki ücret pusulasından gözlerine bulaşan. Haftalık resmi çalışma saatlerinin düşürülmesiyle yaşadıkları bu küçük sevinç, tekstil patronları tarafından, ücretlerindeki yüzde 3,5 oranında bir düşüşle bin anda boğulmuştur.

Atölyeler arasında büyük bir öfke dalgası yayılır. Polonyalı işçiler kısa süre sonra kendilerini bir yürüyüşün içinde bulurlar.

Sonraki gün, Lawrence’ın diğer şirketlerindeki tüm atölyelerde aynı uygulamanın yapıldığını gören işçiler bir biri ardına iş bırakmaya başlarlar. Bir anda fırtınaya dönüşen bir hareketlilik yaşanır. İş bırakma bütün Lawrence Fabrikalarına yayılarak benzersiz bir greve dönüşür. Onlarca ulustan işçiler tarafından kurulan komiteler harekete geçer. 14 ulustan işçilerin oluşturduğu 56 kişilik ana komite grevi yönetir.  

Haftalık çalışma saatlerinin düşürülmesi, ücret artışı, fazla mesai, erkek ve kadın işçi ücretlerinin eşitlenmesi en temel talepler olarak öne çıkar.

Hikâyenin ana kahramanları elbette kadın işçilerdedir. Grev, işte bu kahramanların öncülüğünde gelişir, ilerler. Bütün bildiriler 25 farklı dilde basılır, yayınlanır.

Kadın işçilerin sloganı ise, “Bread & Rose”; yani “Ekmek ve Gül” dür.

Kadınlar, artık hikâyelerine başka bir renk daha katmışlardır. Onlar, ekmek mücadelesinin yanı sıra başka bir şeyin daha kavgası içindedirler. Daha iyi ekonomik koşulları ifade eden “ekmek” dışında, daha güzel bir yaşamın ifadesi olan “gül” de istemektedirler.

Böylece eril bir dünyada ekmekle başlayan bir mücadele, kadınların tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte “gül” mücadelesine de dönüşmüş olur.

Amerika’nın Lowell kasabasında başlayıp, Tirangle Gömlek Fabrikası’ndaki büyük yangınla kendine yeni mecralar bulan hikâyenin dalgaları giderek büyür ve Lawrence greviyle birlikte gül kokularına kavuşur.

Kadınların “Ekmek ve Gül” mücadelesi Rusya’da, Petrogratlı kadın tekstil işçilerinin 8 Mart 1917’teki bütün işyerlerini kapsayan greviyle taçlanır.

Ve kadınlar bu tarihten itibaren, her 8 Mart’ta ekmek de istemeye devam ederler, gül de…

Ve biz erkekler, yüzyıllardır süren eril dünyanın sorumlu figürleri olarak onların bu kutsal çığlıklarının yalnızca taşıyıcısı değil, bu kavganın ortağı olmak durumundayız. 

Dünyanın tüm kadınlarına ekmek ve güllerle…