Vecdi Sayar

19 Mayıs 2018

Sinemanın ‘Don Kişot'ları karanlığın güçlerine karşı

Festivalin son yarışma filmi “Ahlat Ağacı”nı beklerken, sonuçlara ilişkin tahminde bulunmak giderek zorlaşıyor

71.Cannes Film Festivali Cumartesi akşamı yapılacak Ödül töreni ile sona erecek. İlk günlerinde ortalamanın üzerine pek çıkamayan festival filmlerinin düzeyi son günlere yaklaşırken iyice yükseldi. Festivalin son yarışma filmi “Ahlat Ağacı”nı beklerken, sonuçlara ilişkin tahminde bulunmak giderek zorlaşıyor.

Festivalin kapanış filmi, Terry Gilliam’ın “The Man Who Killed Don Quixote / Don Kişot’u Öldüren Adam”ını bir gün önce izleme şansımız oldu, yarışmada yer almadığı için. Gilliam’ın 25 yıllık bir uğraş sonucu tamamladığı film, Cervantes’in başyapıtını filme çekmeye çalışan bir yönetmenin öyküsünü anlatırken, Gilliam’ın her zamanki çılgınlığından izler taşıyor, keyifle izlense de, bazı sahnelerinde tekrara düşmekten kurtulamıyor.

Karanlığın güölerine karşı savaşan Don Kişot’un serüvenlerini izlerken, bu yılki festivalin  - özellikle yarışmada öne çıkan filmlerin - ana temasının da farklı olmadığını düşündüm. Karanlık güçlere (sisteme olarak da okuyabilirsiniz) karşı duran sinemacıların yapıtları oldu bu yıl festivale damgasını vuran filmler. Yarın (Cumartesi akşam) açıklanacak ödül listesinde bu filmlerin önemli bir yeri olacağını düşünüyorum.

Bazı filmler, sınıflı toplumun yarattığı sorunları ele alırken, bazıları da ayrımcılığı, kadın düşmanlığını, toplumsal ve bireysel şiddet olgusunu ele alıyor, çağımızın gidişatına karşı kızgınlıklarını dile getiriyorlar. Yalnızca ele aldıkları temalar açısından değil, sinemasal tercihleri açısından da öne çıkan bu filmlerin çoğunluğu, gerçekçi bir yaklaşımı yeğlerken, bazıları ‘gerçek üstü’ ya da ‘büyülü gerçekçi’ olarak nitelendirebileceğimiz bir üslupla yaklaşıyorlar konularına.

Yangınlardan yangın beğen

Bu ikinci yaklaşımı benimseyen filmlerden, Koreli yönetmen Lee Chang-dong’un “Burning / Yanıyor” adlı filmi, benim favorilerim arasında. Yalnız bir genç adamın gizem dolu aşk hikayesini, çok katmanlı bir yapıda ele almış yönetmen. Murakami’nin bir öyküsünden yola çıkarak. Filmin gizemlerini çözmeyi izleyiciye bırakırken, hızlı bir kapitalist gelişme gösteren günümüz Kore toplumundaki değerler yozlaşmasını gözler önüne seriyor. Filmin başrolündeki Yoo Ah-in’in oyunculuğu da filme güç katıyor. İşsizliğin ve suç oranının hızla arttığı Kore toplumunda, gençliğin düzene tepkisini, kızgınlığını yansıtan bir film “Yanıyor”. Murakami’nin öyküsünde, zengin çocuğun tutkusu saman depolarını ateşe vermekti. Yönetmen, bunun yerine plastik seraları koymuş. Bir metafor olarak daha işlevsel, görsel olarak çok daha etkileyici.

Büyülü gerçekçi olarak nitelendirebileceğimiz, İtalyan yönetmen Alice Rohrwacher’in “Lazzaro Felice / Mutlu Lazzaro” adlı filmi ise, kahramanlarını çağlar arasında masalsı bir yolculuğa çıkararak, yönetmenin günümüz kapitalist toplumuna ilişkin kızgınlığını dile getiriyor. Kızgınlığını şiddetle dışa vurmak yerine, saf ve iyi yürekli kahramanı Lazzaro’nun kişiliğinde arıyor yanıtı. Oysa, izlediğimiz filmlerin çoğunluğu, ‘sistem’e karşı şiddet de içerebilen bir tepki gösteriyor.

Dünyanın gidişatına ilişkin en kötümser yapım, hiç kuşkusuz Jean-Luc Godard’ın “Görüntünün Kitabı” adlı filmi. Savaşların ve sömürü düzeninin eleştirisini Brecht’ci bir sinema anlayışı ile beyazperdeye getirirken, geniş kitlelerin beğenisine bir kez daha meydan okuyor. Ben, Godard için yaratılmış özel bir ödül bekliyorum Jüriden!   

Kızgın sinemacılar

Bu yıl yarışmanın kazananını tahmin etmek zor olacak demiştim. Çok sayıda ‘iyi’ film arasında, sisteme karşı mücadeleyi savunan Stephen Brize’nin “En Guerre / Savaşta” filmini çok sevdiğimi önceki yazımda belirtmiştim. Hiç kuşkusuz, sinemanın ‘Don Kişot’larından biri Brize... Tıpkı, Lübnanlı kadın yönetmen Nadine Labaki gibi.

“Capharnaüm” adlı filminde, birçok temayı iç içe anlatmış yönetmeni: kimliği olmayan, kaçak çalışan göçmenler, ailelerinin ilgisinden yoksun büyüyen sokak çocukları, göçmen kampları, çocuk hapishaneleri... Filmin kahramaları tümüyle amatör. Labaki, sokaklarda uzun süren bir casting çalışması sonucu bulduğu, 12 yaşında Suriyeli bir çocuk, 1 yaşında bir bebek ve Etiyopyalı bir göçmen kızla mucize yaratmış. Natüralizmin sınırlarında dolaşan, düzenin acımasızlığını bir şamar gibi yüzümüze vuran bir film bu. Filmin temel izleğini, Suriyeli çocuğun ailesine karşı açtığı dava oluşturuyor. “Beni niçin dünyaya getirdiniz?” diye dava ediyor anne ve babasını Suriyeli küçük çocuk... “Burning” ve “En Guerre - Savaşta” ile birlikte, favorilerim arasında yer alıyor Labaki’nin filmi. En İyi film ödüllerinden biri (Altın Palmiye ve Jüri Büyük Ödülü) olmazsa, En İyi Yönetmen ödülünü alabilir pekala.   

Bir başka kadın yönetmen, Fransa’dan Eva Husson, Kuzey Irak’ta IŞID’in Kürt-Yezidi kadınlara uyguladığı vahşeti konu alan “Güneşin Kızları” adlı filminde, yaşadığımız günlerin insanlık dışı uygulmalarına, kadına yönelik şiddete isyanını, kızgınlığını dile getirirken, Amerikan ‘Siyah’ sinemasının en çılgın yönetmeni Spike Lee’nin “Blackkklansman”i,  sisteme karşı kızgınlığını ifade eden bir diğer film. Irkçılığın, ayrımcılığın Amerikan toplumunda bugün de ayakta olduğunu vurgulayan film, ödül listesi dışında kalabilir, ama vizyonda şanslı olacağı kesin.

Ev hapsinde tutulduğu söylenen- ama ne hikmetse sürekli film çeken- Jafar Panahi, “3 Yüz” adlı filminde, İran toplumunda kadının ikinci sınıf konumunu ele alıyor, konservatuara gitmek isteyen bir kızın buna izin vermeyen ailesine tepki olarak intihara yönelmesi ve ünlü bir sinema oyuncusundan yardım istemesinin öyküsü aracılığı ile. Üç faklı kuşaktan üç kadının serüveni, İranlı kadınların giderek yoğunlaşan, yaygınlaşan kızgınlığının bir ifadesi.

Bu yıl, yarışmada - bana göre - öne çıkan filmlerden birinin, Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski’nin “Soğuk Savaş” adlı yapıtı olduğunu daha önce söylemiştim. Sosyalist Polonya’da sanatın propaganda aracı olarak kullanılmasına karşı çıkan bir aydının saf bir taşralı kızla yaşadığı aşkı, buluşmaları, buluşamamaları duyarlı bir sinema diliyle anlatan film, senaryo ya da oyunculuk dallarından birinde ödüllendirilebilir diye düşünüyorum. Kızgınlık dozu, diğer filmlere nazaran zayıf kalan, daha çok estetik kaygılarıyla öne çıkan bir yapım.

Tıpkı, Kirill Serebrennikov’un “Yaz”ı gibi...Prestroyka öncesi günlerde, isyanlarını müzikle ifade eden Leningradlı gençlerin öyküsünü hareketli bir kamerayla anlatarak o günlerin dinamizmini, coşkusunu yansıtıyor. Putin karşıtı duruşuyla bilinen, yargılandığı için yurt dışına çıkış izni alamayan yönetmen, ‘Jüri  ödülü’ alırsa şaşırmam. Bu ödüle bir başka aday da, Mısırlı yönetmen Şavki’nin, cüzzamlılara uygulana ayrımcığı anlatırken, umuda sırtını dönmeyen filmi  “Yomeddin."

Çin’in ünlü yönetmenlerinden Jia Zhang-ke’nin “Beyazların En Beyazı, Kül” (diğer adıyla “Ölümsüzler”i de, temelde bir aşk ve ihanet öyküsü olmasına karşın, toplumun gidişatına karşı kızgınlığını ifade etmekten geri durmayan bir başka yapım.

İtalyan Matteo Garrone’nin “Dogman”i de, şiddet olgusu ile kucak kucağa yaşayan bir kenar mahallenin bireylerini anlatıyor; insanlarla kuramadığı ilişkiyi hayvanlarla kuran bir köpek bakıcısının yürek dağlayan öyküsü aracılığı ile. Şiddete karşı çıkmanın şiddetten başka yolu kalmazsa... sorusuna yanıt arayan, etkileyici, ama izlemesi kolay olmayan bir film bu. Başroldeki amatör oyuncu Marcello Fonte En İyi Erkek Oyuncu ödülünün sahibi olursa hiç şaşırmam. “Savaşta”nın oyuncusu Vincent Lindon’un, “Ölümsüzler”den Zhao Tao’nun,  ya da “Burning”in oyuncusu Yoo Ah-in’in hakkı yenme pahasına...

Kadın Oyuncu dalında ise”Burning” filmi ile Jun Jong-seo, “Soğuk Savaş” ile Joanna Kulig, “Yaz” ile Irina Starshenbauum ödülün adayları arasında sayabileceğim isimler. Japon yönetmen Kore-eda Hirokazu’nun, toplumun kıyısında yoksulluk içinde yaşama tutunmaya çalışan bir ailenin öyküsü çerçevesinde, düzene tepkisini ifade ettiği “Shoplifters / Aşle Mesleği” ise, son derecede başarılı oyuncu kadrosuna toplu bir oyunculuk ödülü getirebilir.

Özetle, bu yıl, yarışma seçkisinde yer alan filmlerin çoğunluğundan memnun olduğumu söyleyebilirim. Bu gün izleyeceğimiz Rus yönetmen Sergey Dvortsevoy’un “Ayka”sı ve Nuri Bilge Ceylan’ın “Ahlat Ağacı”nı hesaba katmazsak, yarışmadaki 21 filmin yaklaşık yarısının başarılmış işler olduğunu, diğer yarısının ise iyi niyetle yola çıkmış ama sonunu getirememiş işler olduğunu söyleyebilirim. Amerikan filmi ”Silver Lake’in Altında” ile Fransız filmi “Kalpteki Bıçak”ın bu seçkide ne işleri var, onu da Festival yönetmeni Thierry Fremaux’ya sormak isterim. Şimdilik burada noktalayalım. “Ahlat Ağacı”nı izledikten ve ödüller belli olduktan sonra yeniden buluşuncaya kadar...