Ünsal Ünlü

04 Ekim 2017

Masanın altından Erdoğan'ın ayağına vuracak kimse yok artık!

Şu andan itibaren Cemaatçi olmak, sadece ayrılığı kolaylaştırıcı bir durum olabilir

13 koca yıl geçmiş üzerinden…
Oysa imzalar atıldığında Ankara’da gündüz gözüne
havai fişekler atılmıştı, daha dün gibi…

Brüksel’deydik. Türkiye ile AB arasında müzakerelerin yeniden başlaması için yürütülen görüşmeleri – daha doğrusu kıran kırana mücadeleyi –  izleyen bir grup gazeteci Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’den gidişata ilişkin bilgi almak üzere koşturuyorduk. Dünyanın diğer ülkelerinden gelen gazetecilerin pek çoğunun ilgisi o dönem saç ektirmiş olan İtalya Başbakanı Berlusconi’nin bandanalı kafasını görüntülemeye yönelmişken otelin döner kapısı hareketlendi ve önde Erdoğan ardında Gül içeri girdiler.
İkisinin de yüzünden düşen bin parçaydı ama özellikle
Abdullah Gül alışmadığımız şekilde sinirli görünüyordu…

Akşama doğru bir fırsat bulup konuşabildiğimizde, müzakereler sırasında teamülleri bir kenara bırakarak sert bir üslupla konuşan Erdoğan’a kızdığını öğrendik. Hatta hatırlarsınız sonrasında ‘Zaman zaman masanın altından ayağına vurarak ikaz ettim’ haberlerini de okumuştunuz…

Geçen bu 13 yıl Erdoğan açısından, yukarıda adı geçen Gül de dahil birçok yol arkadaşıyla ayrılık getirdi. Kuşkusuz bunlar bilinçli tercihlerle oldu.
Ne; 2007’de Cumhurbaşkanı olmak istemesine rağmen kendisini değil Gül’ü destekleyen Bülent Arınç yanlışlıkla dışarıda bırakıldı ne de masanın altından küçük vuruşlarla istikamet veren Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı sonrası AKP’ye üye olmasının önü kazara kapatıldı.

Üstelik sadece bu isimler değil yürüyüş sırasında yolda bırakılanlar.

Ama diyorum ya, bilinçli tercihlerle yapıldı hepsi.

Bugün de tercihin 2. aşaması uygulanıyor.

2019 yılında ‘tartışılmayacak tek adam’ olmak üzere yasal düzenlemeyi 16 Nisan’da sandıktan geçiren Erdoğan, şimdi hem kendinin hem de partisinin hafızasını ya da bagajını temizleyerek ilerlemek zorunda. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından tamamen bozulan geçmiş ortaklıklar değil kastım, o zaten 17- 25 Aralık süreciyle kopuşa girmişti.

Şu andan itibaren yaşanacak ayrılıklarda Cemaatçi olmak sadece ayrılığı kolaylaştırıcı bir durum olabilir. “FETÖ’cü” yaftası yiyen bir kişinin belinin bir daha doğrulabilmesi mümkün değil çünkü. Damat - yeğen - eş kontenjanından bu sıfata uygun bulunanlarsa sadece ‘nedenini bile açıklayamadan’ gidebilir, o kadar...

Oysa kapsam daha genişlemek zorunda. Bir yandan Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu’nun –ki, çıkartıldığı söylenen ama her ihtiyaç durumunda apar topar sırta geçiriliveren Milli Görüş gömleğinin şu anki sahibidir– söylediği gibi “Gerçekten FETÖ ile mücadele edilse AKP’lilerin %60’ı hapse girer” algısının tabandan uzak tutulması gerekiyor, öte yandan da bugüne kadar hayli yüksek oylarla kazanılmış olsa da 2019’da Başkan olmak için gereken %50+1 oy için toplumun bugüne kadar ihmal edil(ebil)miş kesimlerinin desteğine ihtiyaç var.

O nedenle şu saatten sonra AKP’de Erdoğan hariç hiç kimsenin forma garantisi yok ilk 11 için. Herkes; yedek kalabilir, sezon ortasında sözleşmesi feshedilebilir ya da tam transfer tazelemesi beklerken ‘kendine kulüp bul’ sözünü duyabilir…

3 hafta önceki yazımda söz ettiğim ‘Belediye başkanlarına yönelik operasyon’ yürütülüyor biliyorsunuz zaten ve hepinizin merak ettiği şey, bunun Melih Gökçek gibi ‘dişli’ figürleri de kapsayıp kapsamayacağı, farkındayım.

AKP sözcüsü Mahir Ünal’a göre ‘Bu haberlerin gerçekle ilgisi yok.’

Ama…

“Performans kriterine göre değerlendirmeler yapıldığı ve çalışmaların yılbaşına kadar tamamlanacağı” doğru.

Ankara’da daha birkaç gün önce MKYK’da Erdoğan’ın; ilçe kongrelerinin neredeyse tamamına yönelik olarak memnuniyetsizliğini belirttiği (sert sözlerle hem de) ve teşkilat sorumlularına “Ben metal yorgunluğu diyorum, siz bana aynı adamların isimlerini getirip duruyorsunuz” diye çıkıştığı net bir bilgi.

Bu da Erdoğan açısından; partiye en son transfer ettiği, üstelik Milli Görüş ya da İstanbul Büyükşehir Belediyesi kökenli olmamasına rağmen kendisine verilen ilk görev Teşkilat Başkanlığı olan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun durumuyla açıklanabilir. Soylu’nun bugünkü pozisyonu Türkiye’nin tamamından sorumlu olmaktır ve sadece Erdoğan’ın tercihiyle tevcih edilmiş bir görevdir bu. Çünkü; geçmişten gelen birlikteliklerle değil, maziyi mümkün olduğunca temizleyerek ve ‘yeni, tertemiz bir sayfa’ vaadiyle zorlanabilecektir ancak %50+1… Bunun için ‘Hocam’ diye hitap edilen Beşir Atalay ya da yıllarca Başbakanlık Müsteşarlığında en yakın çalışma arkadaşı olarak bulundurulan Efkan Ala’dan vazgeçmek kaçınılmazdır…

Bu nedenle Erdoğan rahatlıkla “Bize bir parti olarak bakanlar yanılır, bir dava olarak bakanlarsa istikamet üzredir” diye konuşabilir grup toplantısında. 16 yıl önce birlikte çıkılan ‘dava yolculuğunu’ iyi bilenler bile, davanın artık sadece adının kaldığını ve o adın da Recep Tayyip Erdoğan olduğunu görmelerine rağmen alkışlar bu sözleri…

Hele bir de artık “Tarzın doğru değil, biraz sakin ol” diye masanın altından ayağınıza vuracak kimse bırakmadıysanız, iyice rahatlarsınız… İstifalar alınır, Bakanlar değişir, başkanlar ya da Başbakanlar gider gelir…

Yalnız unutmamak gerekir ki; Sezar’ın ardından en çok hatırlanan kazandığı onlarca zafer değil “Sen de mi Brütüs!” sözüdür.

Ve Ankara; masa altından ayağına vurarak uyaran, sessizce yenilgiyi kabullenmiş gibi görünen yol arkadaşları tarafından gözlerine bakarak uğurlanan eski siyasilerin hikayeleriyle doludur…