Türkay Demir

14 Haziran 2022

Yalnızlık

Oyuna dalan çocuk kendini içinden gelene, merakına, isteğine bırakarak aslında kendi kişisel dünyasını araştırır. Bu sırada zaman zaman annesinin destekleyici mevcudiyetini kontrol eder ve devam etmek için yalnızlığına annesinin eşlik ettiğini görmeye ihtiyaç duyar. Winnicott'ın "Kaybolmak zevkli ama bulunmamak felakettir" sözleri de bunu anlatır

Yirmili yaşlarının başlarındaki bir genç kız görüşmemize başlar başlamaz şöyle dedi: "Burada kendi başımayken olduğumdan daha yalnız oluyorum."

Bu sözleri beklemiyordum, şaşırdım ve öylece durdum. Karşımdaki devam etmek için hiç acele etmiyordu. Bir dakikaya yakın bir sessizlik oldu. Yalnız hissetmesine, onu yalnız bıraktığımı düşünmesine ne yol açmış olabilirdi ki? 

Şaşırmam, bu cümleyi beklemiyor olmam bir şeyi gözden kaçırdığım anlamına mı geliyordu? Zihnimden hızla kendimi aklayan sözler geçti, onu yalnız bıraktığımı sanmıyordum, duygum bunun tam aksi yöndeydi. Şaşkınlığımın yanına üzüntüyle suçluluğun da yanaşıyor olmasından rahatsız oldum, yine de sakince bekledim. 

Karşımdaki bu sözlerin ardından gergin ya da huzursuz görünmüyordu. Görünüşe göre söyledikleri ağzından öylesine dökülüvermişti de şimdi sözleri hakkında düşünüyor ve nasıl devam edeceğini bulmaya çalışıyordu. Söyleyeceklerini temrin eder gibi dudaklarını kıpırdatıyor, ama konuşmuyordu.

Bana hayli uzun gelen sessizliğini bozduğunda şöyle dedi:

Yalnız olduğumda aklıma türlü çeşit düşünceler, anılar, hayaller geliyor. Bunların yarattığı endişeden kurtulmak için telefona sarılıyor, bir dizi açıyor ya da bir etkinliğe başlıyorum. Buradayken bunlardan kurtulma ihtiyacım azalıyor. O zaman içime, duygularıma ilişkin konuşmaya, üzerinde düşünmeye devam edebiliyorum. Bana ait olan ama beni rahatsız eden ve ürküten bütün o duygulara, anılara, hayallere siz varken bakmak daha güvenli. 

Bu defa da başka türlü şaşırdım. Sözleri benim için bir iltifat değerindeydi, gerçi tavrına edasına bakılırsa beni taltif etmekle ilgilendiği söylenemezdi. Basitçe, kendinde gözlediği bir durumu anlatıyor gibiydi. Gözümün önüne birbiriyle ilişkili iki sahne geldi. Önündeki oyuncaklarla ya da ilgisini çeken nesnelerle ilgilenen küçük bir kız çocuğu kendisini rahatsız etmeden, oyununa müdahale etmeden arka planda öylece duran, belki bir gözüyle bebeğini izlerken kendi işine devam eden annesinin yanında kendi halinde oynamaktadır. Bir an başını çevirip annesine bakar ve göz göze gelirler, sonra çocuk bir şey olmamış gibi oyununa devam eder. İkinci sahne bebeğin başını çevirip baktığında annesini göremediği ya da annesinin ona orada, yanında olduğunu hissettiremediği, bebeğine uyum sağlayamadığı durumu tasvir ediyordu. Bu ikinci sahnede bebeğin huzurla oyuna devam etmesi pek mümkün olmaz, az önceki yalnızlığına dönebilmesi için annesine ihtiyacı vardır.

Gözümün önüne gelen sahneyi karşımdaki genç kızın bebeklik halini tahayyül ederek kurduysam da bu imgeler kişinin yalnız olabilme yeterliliğinin nasıl geliştiğini anlatan meşhur bir yazıdan esinlenmişti. Makalenin yazarı Winnicott'a göre çocuğun yalnız olabilme yeterliliğini kazanabilmesi için önce bir başkasının varlığında yalnız olabilmesi gerekir. Kastettiği de şu yukarıda anlattığım durumun ta kendisidir. Eğer anne bebeğinin oyuna dalıp gitmesine izin verebilirse, kısıtlayıcı ya da talepkâr olmadan, bir müdahalede bulunmadan bebeğin ona yöneldiği anda orada olabilirse bebek yalnızlığına dönebilir. Oyununa dalıp gidebilmesi, oyununda kaybolabilmesi için arada "yakıt deposunu" doldurmaya, annenin fiziksel ve duygusal mevcudiyetine ihtiyacı vardır. Zamanla bu olumlu deneyimler bebeğin annenin fiziki varlığına daha az ihtiyaç duymasına yardımcı olur. Anne içselleştirilir ve bizzat orada olması gerekmez. Diğer senaryoda da aksi yöne doğru bir gidiş vardır, güvenli bir yalnızlığı tecrübe edemeyen çocuk ileride yalnız kalabilme yeterliliği geliştirmekte zorlanır. Bu durumda yalnız olabilme yeterliliğinin yolu bir başkasının varlığında (güvenli hissederek) yalnız olma deneyiminden geçiyor demektir. Aksi durumda acı verici olmayan, keyif alınabilen bir yalnızlığa yol bulunamaz.

O yüzden psikanalitik terapide birçok kişinin belki de hayatlarında ilk kez yalnız kalabildikleri böyle bir anın gelmesi şaşırtıcı sayılmaz. Bu hoş yalnızlık çoğu zaman bir sessizlik şeklinde kendini gösterir, ama bu sessizlik hastadan yana bir direnç anlamına gelmez. Aslında bunu anlamak da hayli kolaydır. Karşımdakinin sessizliği bende bir gerginlik yaratmıyor, aksine beni huzurlu hissettiriyorsa bu kişinin kendisini anlamasına ve araştırmasına yardım edebilecek, güzel bir şekilde paylaşılan bir yalnızlıktır. Winnicott, kendisi de yalnız olan bir başkasının yanında yalnız olmaktan keyif alabilmeyi sağlığın bir işareti sayar. 

"Güzel bir şekilde paylaşılan yalnızlık" ifadesi benim gibi çoğu kişinin de aklına Özdemir Asaf'ın ünlü dizelerini getirecektir: Yalnızlık paylaşılmaz/Paylaşılsa yalnızlık olmaz.

Bu dizelerin o kadar çok sevilmesi ve benimsenmesi, belki de neyi ifade ettiğine dikkat etmemizi güçleştiren şiirsel güzelliğindendir. Asaf'ın yalnızlığı muhtemelen yukarıdaki sahnelerden ikincisinin oluşturduğu zemindeki bir yalnızlıktır. Oyuna dalan çocuk kendini içinden gelene, merakına, isteğine bırakarak (küçük bir çocuk için sözcükler kulağa biraz tuhaf gelebilir ama) aslında kendi kişisel dünyasını araştırır. Bu sırada zaman zaman annesinin destekleyici mevcudiyetini kontrol eder ve devam etmek için yalnızlığına annesinin eşlik ettiğini görmeye ihtiyaç duyar. Winnicott'ın "Kaybolmak zevkli ama bulunmamak felakettir" sözleri de bunu anlatır. Bebek zihinsel-ruhsal olarak dalıp gittiğinde, kaybolduğunda annesi onu bulursa bebek de giderek daha rahat kaybolabilir ve bir süre sonra kaybolmaktan kendi başına çıkabilecek duruma gelir.

Dolayısıyla burada söz ettiğim türden bir yalnızlık için Asaf'ın dizelerindekinin tersi doğrudur. Çünkü paradoksal görünse de, kişinin zamandan ve mekândan ari olduğu, içinden gelene kendini bırakarak kendisini gerçek hissedebildiği bu tür bir yalnızlığın yolu daha önce yalnız kalmamış olmaktan geçer. Böyle bir yalnızlık halini tecrübe edebilen kişi, önceden bir başkasının destekleyici varlığıyla yalnızlığı öğrenebilmiş, o destekleyici kişiyi (anneyi) içselleştirerek yalnız kalma yeterliliği geliştirmiştir. Acı verici olmaktan çok kişinin içini keşfedebilmesine ve onunla etkileşimde bulunabilmesine hizmet eden bu tür bir yalnızlık, bir başkasının daima var olduğunu ima eder. 

Öyleyse bu tür bir yalnızlık ancak paylaşıldığında yalnızlık olur, bir başkası (önce yanımızda, sonra içimizde) olmadan yalnız kalamayız.