Türkan Elçi

21 Şubat 2023

Camımıza kuş sesi değsin

Hakkımız olan onurlu ve huzurlu bir yaşamı hep beraber isterken, saman alevi gibi yanan ve sönecek olan öfkeli hallerden kaçınarak kararlı seslerle bir araya gelerek pencereler açmak elbette ki mümkün. Ama yaşananlara taraflı bakmadan, objektif, vicdanımızın sesini başka zamanlara ötelemeden, günün birinde öleceğimizi bilerek, içimizdeki doğruları söylemekten kaçınmadan. Ama karanlıkta uyuyanlarımızı unutmadan, kolonlarımızı, duvarlarımızı çürük örenleri, evlerimizi başımıza yıkanları unutmadan.

Yeni bir eve taşınacağız, her gün ustaları getirip götürüyorum inşaat halindeki eve, sene 2015‘e birkaç ay kala. Bu renkte fayansın ortasına bu renk bordür. Evin yoluna bazalt taşlar, yolun iki kenarına rengarenk rozet güller. Pencereleri genişletiyorum, ev daha çok ışık alacak, üç duvar baştan başa camdan. Diyarbakır ışıl ışıl ve biz seyredeceğiz. İnsan evladı ışıl ışıl bir dünyayı seyretmeyi hayal ederken birkaç ay sonra karanlık bir dünyaya mermer seçmeye gideceğini bilemez çoğu zaman.

Eve dönmüşüm bir akşam. Taşınacağımız evin güzelliğini, yağmurun yağışını anlatmışım. "Ah ne de mübalağa ettin sen bu evi, anladık yeni evini çok seviyorsun, anladık" demiş eşim. Benim ailemle kurduğum masumane hayalim varmış, yağmur yağacakmış, evimizin pencerelerine değecekmiş ve biz çay içerken seyredecekmişiz. Hepsi o kadar.

Gerçekleşmeyen hayalimin üzerinden sekiz yıl geçti. Hepi topu taşındığımız evde iki ay kaldık, ne yağmur camımıza değdi ne de karşısında ailece  bir bardak çay içebildik.

Penceremizin camına bomba seslerinin değeceğini, taziyeme gelenlerin evlerine döndükten sonra odaya inen sessizlikte Sur'dan gelen bomba sesleriyle başımı yastığın altına koyup uyuyacağımı bilemeden. Zaten o evde birkaç ay kaldıktan sonra eşyaları yerinde bıraktım. Sekiz kış geçti, bahar yerinde durdu. Eşyaların, yani şeylerin, yani nesnelerin üzerinden sonbahar geçti. Sözünü ettiğim koltuklar, masalar, halılar bir eve dair ne varsa sekiz yıl yerinde durdu, bekledi. Eşyaların üzerine kapıyı kilitledim, dağılan bir evden çıktım, başka bir şehre gittim. Bugünkü depremzedelerin başka şehirlere kaçışında kendimi gördüm. İnsan eliyle ihtiyari, kasıtlı, bilerek ve görerek yıkılan şehrin -ki çoğu kişinin unuttuğu, benim asla unutmadığım- yok oluşu karşısındaki kaçışımı.

Ailece yağmuru seyredememiştik. Ama tam kasımın 28'inin ertesi günü kar yağmıştı. Kalın kazakla uyuyan bir adam toprağın altında üşüyecek, dedim. Dediklerim mırıltıydı. Bir pencere camına değen yağmurun huzurlu sesinden daha ziyade bomba sesi değiyorsa şedit dili silelim lügattan dedim, dudak büktü kimileri. Haklı olduğumuz halde izlenilen yol yöntem bize zarardan ziyandan başka bir şey değil, dedik suçlu ilan edildik. Sonucunu hesap etmeden kırıp dökmenin daha inançlı daha kararlı göründüğünün geçer akçe olduğuna inananların çağıydı ne de olsa. Öfkeli görünmeyi ve cesaretli olmayı birbirine karıştıranlar, alın bütün cesaret madalyaları sizin olsun, dedim. Kahraman ilan edin kendinizi, bugün ne de olsa bombalar susmuş, şimdi en çok siz barışperver olun. İnsanlar ölürken ne de olsa savaş demek güzeldi. Buraya kadar anlattıklarım bir evin pencere camına yağmurun değeceğini bekleme zamanlarının hadisesidir.

Bildiğimiz gibi uzmanlarca öngörülen depremle on ilimiz sarsıldı, şehirlerin bazıları yerle bir oldu. Binlerce ev dağıldı, sayısı henüz tam olarak bilinmeyen cesetlerin çetelesi tutuldu, zaten her daim öyle olmadı mı birileri öldü, çetele tutuldu, bir, iki, üç… Sonra ölenlerin sayısını unuttuk çoğu zaman, çünkü rakamları akılda tutmak kimileri için zahmetli işti. Bugün de öyle olacak. Eleştiriler, köpürmeler gırla. Ya sonra? Sonra çoğu kişi unutup gidecek, ama geride kalanların hatıraları dipdiri. Bugün enkazın altında kalan çoğu insanın eminim ki benim gibi ailece huzurlu bir hayat hayali vardı. Onları düşünüyorum, daha çok geride kalanları. Bin bir emekle inşa ettikleri evlerini. Yıkıntılarda kalan eşyalarını. Yıkılmış kolonlarda, odaların duvarlarında hiç mi kimsenin günahı yok? Bizim sekiz yıl önce yıkılan mahallelerimizin ne faili bulundu, ne de bir vicdanlı çıkıp kim yaptı bunca olan biteni? Kim çocukluk anılarımızın olduğu sokakların üzerinden dozer gibi geçti, kim? Hiç kimse. Sekiz yılın ardından koca bir sessizlik. Herkeste kabullenilmiş bir ıssızlık ve arada sırada kendini kahramanmış gibi sunanlara itirazsız şakşak.

Kimi zaman kilitleyip çıktığım eve döndüm, uzaktan seyrettim geride kalan eşyaları. Darmaduman bir hayattan geriye kalan eşyaları kendi ellerimle dağıtamam, ben ölürsem birileri dağıtsın gitsin, dedim. Yaşanmışlıklarımız, hayallerimiz o eşyaların kumaşlarına, ahşaplarına nakış, yılların emeği koltukların  kolçağı, masaların ayağı olmuştu. Birileri bizi dağıtmıştı ama ben eşyalarımı kendi ellerimle dağıtamazdım.

Buraya kadar anlatmaya çalıştığım geride kalan yıkıntıların resmidir. Peki ışıl ışıl bir dünyaya bakabileceğimiz camına kuş seslerinin değeceği bir pencere açmak hiç mi mümkün değil, diyeceksiniz. Elbette ki mümkün. Ama yaşananlara taraflı bakmadan, objektif, vicdanımızın sesini başka zamanlara ötelemeden, günün birinde öleceğimizi bilerek, içimizdeki doğruları söylemekten kaçınmadan. Ama karanlıkta uyuyanlarımızı unutmadan, kolonlarımızı, duvarlarımızı çürük örenleri, evlerimizi başımıza yıkanları unutmadan.

Hakkımız olan onurlu ve huzurlu bir yaşamı hep beraber isterken saman alevi gibi yanan ve sönecek olan öfkeli  hallerden kaçınarak kararlı seslerle bir araya gelerek pencereler açmak elbette ki mümkün. Adil bir dünyaya doğru gidecek yolların taşlarını kendi ellerimizle döşemek elbette ki mümkün.

Enkazda yakınlarını bırakanların, geride kalanların acısını yürekten  paylaşıyorum. Hep beraber ışıl ışıl bir dünyaya bakacağımız pencerelerimize kuş sesi değsin.