Tayfun Atay

17 Ekim 2019

Kapımızı erken çalan Postacı: Ünsal Oskay

10 yıl önce bugün kaybettiğimiz Prof. Dr. Ünsal Oskay, "ekran" denen zevk verici "narkotik" ve onun zehirli etkileri karşısında, ruhsal-zihinsel bağışıklık sistemimizi güçlendirecek bir "reçete"yi bizimle paylaşmayı hiç ihmal etmedi

Neil Postman, Televizyon: Öldüren Eğlence (Ayrıntı, 1994) kitabında Abraham Lincoln ile onunla bir dönem Illinois senatörlüğü için yarışmış Stephen A. Douglas arasında, kalabalık bir dinleyici topluluğu önünde gerçekleşen tartışma etkinliğinden bahseder. 1854'teki bu tartışmada önce Douglas 3 saat aralıksız konuşur. Sonra Lincoln cevap hakkını kullanacaktır ama saat de akşam 5'e gelmiştir. O yüzden Lincoln, kendi konuşmasının da hemen hemen aynı uzunlukta olacağını, ardından Douglas'ın muhtemelen bir saat kadar daha cevabi konuşma yapacağını hatırlatarak dinleyicilere evlerine gidip akşam yemeğini yedikten sonra dinlenmiş kafayla tekrar gelip kalan dört saatlik konuşmayı takip etmelerini önerir.

Dinleyiciler bu öneriyi içtenlikle kabul edip gider ve sonra her iki siyasetçiyi dinlemek için tekrar gelirler.

Postman, "Bunlar nasıl dinleyicilerdi" diye sorar.

"Yedi saat süren nutuklara seve seve katlanabilen bu insanlar kimlerdi" sorusunu ekler.

"Bugünkü Amerika'da yedi saatlik konuşmaya dayanabilen bir dinleyici topluluğu bulunabilir mi? Bırakalım yedi saati, beş saatlik, üç saatlik konuşmalara bile -hele görüntü de yoksa- katlanabilirler mi" diye sormaya da devam eder.

Ardından sorulara cevap aşamasına doğru ilerlediğinde, Lincoln-Douglas tartışmalarının yapıldığı yıllarda Amerika'nın en görkemli okuryazarlık patlamasının ortalarında olduğunun altını çizecektir Postman.

O dönemin Amerika'sında "tipografi", yani yazılı-kültür, her türlü söylemin niteliğini ve "niceliğini" (7 saat, 5 saat, 3 saat…) belirlemektedir.

Dönemin dinleyicilerinde mevcut ve bugünden bakıldığında olağanüstü, inanılmaz, dayanılmaz gelebilecek dikkat yoğunlaştırma süresi, kitabın-gazetenin gündelik hayat akışında merkezi bir yere sahip olmasıyla bağlantılıdır.

Konuşmacılar kadar dinleyiciler de böylesi uzun, kesintisiz ve içerik itibarıyla da "talepkâr" (ön-bilgi gerektiren) konuşmaları dinleyebilmelerine olanak verir mahiyette "edebi" denilebilecek bir söylev türüne alışkındırlar.

* * *

Yukarıda anlattıklarımızın bugün Amerikan toplumunda karşılığı yok.

Türkiye'de ise ne bugün ne de dün bir karşılığı olmuştur demek kolay değil.

Bizde öyle yüzyıllara yayılan bir yazılı kültür evresi olmadığı için bu topraklarda özellikle dinleyiciler safında böyle insanları bulmak çok ama çok zordur. Konuşmacı safında da kendini dinletebilir bir birikim ve donanım yetkinliği doğrultusunda böyle insanları bulmak kolay değildir.

Ama ben, böyle bir insanı tanıma ve onun hasbelkader rahle-i tedrisinden geçme talihine sahip olmuş biriyim!..

Prof. Dr. Ünsal Oskay bu.

* * *

1999-2000 arası NTV'de aylık bazda yayınlanarak bir yıla yakın sürmüş 11 bölümlük gündelik yaşam ve kültürel değişme belgeseli," 4. Nesil" için Can Dündar öncülüğünde kolları sıvadığımızda aramızda Ünsal Hoca da vardı.

Konu başlığımız "Çocukluk" mu?.. Ünsal Hoca, "Çocukluk bir tür insanlığın prehistoryasına dönüştür" diyerek söze başlıyor, kesintisiz neredeyse beş saat o anlatıyor, biz dinliyor, notlar çıkarıyoruz.

Başlık, "Giyim-Kuşam" mı? Hoca, "Giysiler konuşur, anlam haritamızdır onlar" diye söze giriyor, kesintisiz yine saatlerce anlatıyor da anlatıyor, biz yine adeta nefesimizi tutmuş vaziyette dinliyor, notlar çıkarıyor, belgeselin o bölümünün tarihsel-kuramsal altyapısını oluşturuyoruz.

Başlık, "Yeme-İçme" mi? Ünsal Hoca, Rabelais'ın Gargantua'sından başlayarak, "Kilo-diyet derdi olmaksızın geniş vakitlerde iştahla yenen yemek en büyük özgürlüktür" diye başlıyor, anlatıyor anlatıyor anlatıyor 5-6 saat…

Sonra fast-food'a geliyor…

Ve "Yemek yemek için hızı yavaşlatan vakit, performans baskısı ile hayatımızı boyunduruğuna almış mevcut sistem için bir tehdit oluşturmakta" diyerek…

Bitiriyor.

* * *

Can, bir yazısında okuldan bir anısını da paylaşmıştı Ünsal Hoca ile ilgili; onun, amfiye sığmayıp koridorlara taşmış öğrenciler tarafından nasıl üç ders üst üste teneffüssüz dinlendiğini anlatarak…

Orada da sözü Herman Melville'in bir Amerikan "destanı" denilebilecek romanı Moby Dick'e getirmiş Hoca ve romandan parçalar okurken gözyaşlarının dökülmesini hiç engellemeyip sonrasında da çenesinin titremesine aldırmadan şu yorumu yapmış:

"İnsanın soylu direniş öyküsüdür bu… Yenilen, sadece öncülerdir. Acı çekerler, ama yolu da onlar açarlar."

* * *

Prof. Dr. Ünsal Oskay, gözyaşlarını okuduklarına katık edebilen bir yazılı kültür çocuğuydu. Okuduklarını sular seller gibi paylaşırken onları yaşar, duygularını hiç esirgemez, yazıyı gözyaşları eşliğinde söze dönüştürmekte hiç tereddüt etmezdi.

Bu bağlamda bir anekdot da oğlu Çınar Oskay'dan: Yine bir keresinde o, üniversitede konferans verirken gözyaşlarını tutamadığında sözü "ağlamak ve erkek olmak" meselesine getirip, "Ağlamayan erkek olmaz" diyerek "altın vuruş"u şöyle yapmış:

"Ağlamayan erkek, puşttur!.."

* * *

Evet, Ünsal Hoca bir yazılı-kültür çocuğuydu; o yüzden ömrünü üniversiteye ve üst üste dizildiğinde kendi boyunca yükselen kitaplar yazmaya ve çevirmeye verdi.

Ama işte, olsa olsa birkaç on yıla sıkışmış bir yazılı kültür evresi olan, tarihsel bakıldığında esasen sözlü kültürden görsel kültüre "sıçramış" Türkiye'de Hoca'nın kendisini öyle 5-6 saat aralıksız ya da üç ders üst üste teneffüssüz dinleyecek öğrenci bulması da özellikle 2000'ler dönümü sonrasında imkansızlaştı.

Artık karşısında, sınıfa girdiğinde "Okudunuz mu geçen hafta önerdiğim kitapları" diye sorduğunda, "Okumadık" cevabı verdikten sonra, "Önerdiğiniz kitap çok ağır" diyen öğrenciler vardı.

E, onun cevabı da hazırdı:

"Kitap ağır değil, siz hafifsiniz."

Ne yapsın, sevgili hocamız da bir mevzu açıldığında artık eskisi gibi "Dünya ateşten bir toptu" diye başlayıp saatlerce anlatmak yerine, böyle kısa kesmeyi öğrenmişti işte!..

* * *

İletişimbilimci Ünsal Oskay, iletişimbilimci Neil Postman Amerikan toplumu için ne ise, Türkiye toplumu için oydu.

Postman'ın, Amerika'da televizyonla başlayıp, ardından kendisinin "Teknopoli" dediği sibernetik çağda daha da şiddetli yaşananlardan bir yazılı-kültür çocuğu olarak duyduğu sızıyla kaleme aldıklarını, Türkiye'de yaşananlardan hareketle yazmak-dillendirmek de Ünsal Hoca'ya düştü.

Ben o yüzden 10 yıl önce bugün, 17 Ekim 2009'da kaybettiğimiz hocamız için, kendisinden önce 2004'te vefat etmiş Neil Postman'ın soyadından ilhamla "Postacı'nın ikinci ölümü" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Üstelik bu yazı, benim T24'te kaleme aldığım ilk yazıdır.

Şimdi Ünsal Hoca'nın 10'uncu ölüm yıldönümünde yine T24'te, içimde büyük bir acı, boşluk ve özlem, okuduğunuz bu yazıyı kaleme alıyorum!..

* * *

Dediğim gibi, Ünsal Hoca bizim "Postacı"mızdır, ama "kapımızı erken çalmış Postacı"mızdır.

Onun çığır-açıcı anıtsal kitabı, Kitle İletişiminin Kültürel İşlevleri, 1982 yılında yayımlandığında Türkiye, kitabın içindekileri anlama, daha doğrusu "alımlama" imkânı sunan bir çağın ve toplumsal-kültürel iklimin içinde değildi.

Televizyonun devlet elinde sınırlı ve sıkıcı bir doktrinasyon aracı olmaktan öteye gidip endüstriyelleşmediği aşamada yazıldığı için kitabın hayatın içinde karşılığı yoktu henüz…

Dolayısıyla o aşamada elimizde adeta Türkiye'nin nereye gideceğinin, neler yaşayacağının, ne hallere düşeceğinin haberini veren "uyarıcı bir mektup" vardır. İleride ekonomik, politik, toplumsal, kültürel, ahlakî bakımdan "MESH (medya-eğlence-şov) endüstrisi" güdümüne girecek bir ülkenin halinin ne olacağını erkenden bildiren bir "mektup"…

O dönemde bu mektuba çok fazla dikkat yöneltilmedi.

Sonrasında 1990'lardan itibaren özel televizyonların hayata geçmesiyle birlikte MESH endüstrisi ile "al takke-ver külah" hale gelen Türkiye'de ise Ünsal Hoca artık bize ne olduğunu anlama-anlatma yolunda en vazgeçilmez isimdi.

Bir bakıma hakkı, geç de olsa teslim edildi denilebilir. Ama diğer taraftan, onu anlayacak "tipografi-çağı çocukları"nın birer ikişer sahneden silindiği bir dönemde "Meşhuriyet-çağı" ikliminde dikkat, sabır ve takatten çok uzak ve "hafif" bir dinleyici topluluğu karşısında hakkının çok yendiğini de tanık olduk.

* * *

Sonuç olarak söylemek gerekirse, "kapımızı erken çalmış Postacı", bize, çocukluğumuzun "Bak postacı geliyor" diye başlayan tatlı şarkısında olduğu gibi "çok sevinçli haberler" getirmemiştir hiç…

Ama "ekran" denen o çok zevk verici "narkotik" ve onun zehirli etkileri karşısında, ruhsal-zihinsel bağışıklık sistemimizi güçlendirecek, "panzehir "oluşturabilecek bir "reçete"yi, "mektubu"na ek olarak bizimle paylaşmayı hiç ihmal etmedi.

O "reçete"den fazlasıyla yararlanmış biri olarak, aramızdan ayrılışının 10'uncu yılında Ünsal Hoca'yı saygıyla anar ve çok ararken, kendisi üzerine her yazdığımda olduğu gibi son sözü elbette ona bırakıyorum. Hem de bu defa, "hafiflere ağır" geleceğini bile bile, ama elbette okurlarıma inanarak-güvenerek, kapımızı erken çaldığı o büyük eserinden şu satırlarla:

"Modern toplumların, tüm rasyonalizasyon düzenlemelerine rağmen toplum bütününü oluşturan alt-sistemler arasındaki ‘girdi/çıktı' alışverişinde makul bir eşitliği (adaleti) sağlayamamaları, önlenemeyen bir kusur değil, toplumsal sistemin kendi kuruluş mantığının temel gereğidir. Modern toplumların ‘varlık hikmeti' eşitsizliği sürdürmektir. Bu ‘eşitsizlik', hiç kuşkusuz, günümüzde yalnızca mülkiyet eşitsizliği boyutunda da kalmamaktadır. Toplumsallaşma özelliği gitgide ağırlık kazanan günümüzdeki maddi ve manevi değerlerin üretiminde ve yeniden-üretiminde toplumsal kesimlerin sahip oldukları ‘söz hakkı' eşitsizliği, bütün diğer eşitsizliklerin önüne geçmiş görünmektedir. Yaşanan hayatın aynı insan ilişkileriyle yeniden-üretiminde istihdam edilen insan, bu istihdam olunuşunun bazı türlerinin bilincine varabilmekte; fakat ‘parasını cebinden çıkarıp verdiği TV izleyiciliği sırasındaki' aynı amaçlı istihdam olunuşunun ise farkında bile olamamaktadır. Magazinler, beğeni düzeyi düşük edebiyat; ‘ileri yaş çocuklaştırımı' dediğimiz kitlesel eğlence türleri, şiddete tapınmayı ve şiddetin kurbanı olmayı benimsemeyi telkin eden bazı spor karşılaşmaları; tecimsel sinemanın sado-mazoşistik ürünleri; haberleşme ve bilgilenme olanaklarının tekellerin denetimi altına girmekte oluşu, vb. çeşitli olgular, günümüzde Kitle İletişiminin ‘gönderimci' ile ‘alımlayıcının' eşit derecede etkinliğe sahip olabilmeleriyle mümkün gerçek anlamda bir ‘iletişim' niteliği taşıdığını söylemeyi güçleştirmektedir."

(Ünsal Oskay, XIX. Yüzyıldan Günümüze Kitle İletişiminin Kültürel İşlevleri – Kuramsal Bir Yaklaşım, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1982, s. 414-415).