Tan Oral

26 Ocak 2016

Barış için bağırış…

Her gün savaş haberleri, tarafların diğerinden kaç kişiyi öldürdükleri ile açıklanıyor. Ölü sayısı istatistik bilgi olarak her gün artıyor

Her gün savaş haberleri, tarafların diğer taraftan kaç kişiyi öldürdükleri ile açıklanıyor. Ölülerin sayısı istatistik bilgi olarak her gün, her gün artıyor.

Buradan da savaşanlar kadar dinleyenler de kimin yenilmekte olduğu ya da zafere doğru koştuğu gibi sonuçlar çıkarmaya çalışıyor.  Etkisiz hale gelen, kaybolan hayatların sayımından,  genellikle endişelerini bastıracak güven kırıntıları bulmayı umuyorlar...

Buluyorlar da. Değil mi ki savaşçının eli hâlâ tetiktedir henüz. Değil mi ki tiviye bakan gözler ve duyan kulaklar yerli yerindedir daha!..


Kestirmeden söylemek gerekirse… Savaşların kazananı ve kaybedeni olacaktır elbet. Ama kazananlar, her iki taraf için de ayakta kalabilenlerdir. Kesin olarak kaybedenlerse, yine her iki taraf içinde, hayatlarını kaybetmiş olanlardır, onlar artık yok’turlar!

 

Ancak kim olurlarsa olsunlar, kim oldukları bilinmeli, kayıt altına alınmalı ve açıklanmalıdır. Onların isimleri ve kimlikleri vardır. Kimse kim vurduya gitmemeli.


Hangi yandan olursa olsun, savaşın sonunda her iki tarafta da ayakta kalanlar ise, zafer ve haklılıkları  konusunda vicdanlarını ve birbirlerini  ikna etmek yada inandırmak için, kahramanlık, fedakârlık, korkusuzluk, vatanseverlik, şehitlik, cennetlik ve şaşaalı törenler gibi soyut gerekçelerle gidenleri uğurlar,  sonra unutur ve rahatlarlar.

Arada kalan gaziler için bunları söylemek zordur. Onlar savaşta ölmemişler, belki birilerini öldürmüş bile olsalar bunun diyetini kolları bacakları ile ödemişlerdir.

Onlara çekilen nutuklar ve geri getirebildikleri göğüslerine iğnelenen madalyalar teselli işini bir süre yerine getirir. Bir süre diyorum, çünkü çoğunlukla madalyanın yarattığı umut, sahibi ve nedenleri unutulduğunda hayal kırıklığına dönüşür ve sahibi tarafından, madalya onu verenlere iade edilir. Örneği çoktur. Madalyayı geri alanlar, utanır mı, kızar mı, sahibini nankörlükle mi suçlar yoksa aldırmaz mı, siz karar verin artık.

Bugün savaşanların ne kadarı, kullandıkları silah ve cephaneyi kendileri üretiyor ki? Hemen hemen hiçbiri! Ya parayla satın alıyor, ya borçlanıyor ve savaşa neden olan menfaatlerin bir kısmını yada tümünü satıcıya devretme karşılığı olarak silah temin ediyor. Daha da feci olanı silâhın bedava veriliyor olması. Benim yerime sen vur, vurul  vurabildiğin kadar. Bedava silah baldan tatlıdır!...


Politik zafiyet içinde olan karar vericiler ise, beceriksizliklerinin sorumluluğunu kolayca generallerine aktarır ve onların her iki yandan da göze alabilecekleri yüzlerce, binlerce insan hayatı karşılığı elde edecekleri başarıyı, siyasi kariyerlerine katabilirler... Bu mudur alkışlanacak olan yöneticilik?..

Politik karar vericilik ve savaşların kurmay başkanlığı gibi muteber mevkiler tabii ki herkese nasip olmaz. Durumu kağıt kalemle idare etmek zorunda kalan gazeteci, haberci ve yazarlar ne yapsın? Şunlar yapılabilir...

Yalan, harplerin en etkili öldürücü silâhlarındandır. Kalem yalanları açığa çıkarabilir. Savaşta haberler sansürlüdür, maniple edilmiştir, kalem bunları tamamlayıp yamukluğu düzeltebilir..vb.

O da olmazsa bir yol daha var. Önüne savaş haritalarını açıp, eline kalem alarak yada ekranlarda arzı endam ederek, ben olsam şöyle yapardım, demek yada zafer için  neler yapılması gerektiğini, saldırı ve savunma taktikleri ve okları ile harita üstünde göstermek gibi şeyler de vardır ki çok zevklidir ve hiç bir risk taşımaz.

Geriye de 'Barııış barış' diye 'Bağırış' kalıyor.

Biz de başka ne yapıyoruz ki?..

                                               -------------o--------------