Sibel Yerdeniz

19 Ekim 2012

Kendini Bitirme Tezi

Ona, Kendi(-mi) Bitirme Tezimi yazmaya oturduğum bir gecede, çöplerimi karıştırırken rastladım. Oraya nasıl ve ne zaman...

 

‘Yaşayan ölü’ diye bir şey yoktur. Ya yaşıyorsunuzdur ya da ölmüşsünüzdür. Psikiyatristiniz başını sallayarak size “Tıpta, ‘kendini ölü sanmak’ diye bir şey yok” derse, şaşırmayın. Uzunca bir süredir bir sağlık kurumunu tıp dışı bir nedenle meşgul etmektesiniz, hepsi bu.

Ona, Kendi(-mi) Bitirme Tezimi yazmaya oturduğum bir gecede, çöplerimi karıştırırken rastladım. Oraya nasıl ve ne zaman gelmişti hiç bir zaman öğrenemedim. Hayatta bir tek rastlantıların büyüsüne inanan biri olarak arkama yaslandım, nefesimi tuttum ve okumaya başladım:

“”Çocukluğumdan beri uçurtma uçurmadım. Yirmi beş senedir misket oynamadım. Yedi kez psikiyatri kliniğinde yatıp çıktım. Sayısız psikiyatrist eskittim; hâlâ inadına yaşıyorum. Bıçak payı bırakarak yadırgarım hâlâ fikri firarda olan herkesin zulası Nazım’a...

Psikiyatri kliniğine kendi ayağımla gittim, tıpış tıpış. Neşet Ertaş’ın ‘Gönül Dağı’nı dişlerimle çiğnedim kasetten hastaneye yatmadan önce. “Adam kaset çiğniyor,” diye kaçışan arkadaşlarım oldu. Televizyonu camdan aşağı attım. Herkese kızdım. Herkesi kovdum. Çığ gibi yalnızdım. Çığ kadar tehlikeli. Oradan buraya! Yaşadığım gibi yazmak isterdim. Yaşandığı gibi yazılamıyormuş oysa.

Tıpta, kendini ölü sanmak diye bir şey yok,” dedi doktorum. “O zaman ben bir tamirciye kadar gideyim, belki yağ eksiltiyorumdur,” dedim. Sonunda ‘psikoz manik-depresif’ tanısında kendi içinde anlaştı tıp, benim adıma. Depresyon, anksiyetenin eşlik ettiği depresyon, psikoz manik-depresif gibi süreçlerden dönem dönem geçtikten sonra toparladılar beni. Evet, toparladılar. Tıpkı bir araba gibi.

Hayatın resimleri bir bir yanıp sönüyordu belleğimde. Azrail erken alıverse diye beklediğim yerlerdi hastane odaları. Düz kontakla çalıştırılmış kafalarla iletişim kuruyorduk. Var olmayan her şey vardı başımızda. Culuk culuk olmuş gözlerle bakıyorduk birbirimize. İki yüz kırksekiz adet hap yuttum olmadı, camlara girdim olmadı, çıplak elektrik kablolarına yapıştım, olmadı. Gözümü karartıp ölmeyi beceremedim. Pişmanım.

Psikiyatri kliniklerinde “en iyi hasta uyuyan hastadır” derler. Yarım pansiyon psikiyatri kliniği/oda ve ilaç veriyorlar. İlaçlar mı az geliyor ne, uyuyamıyorum. Hastane mektupları yazıyorum ben de. Kabusu bölmeyi öğrendim kliniklerde.

Ziyaretçi beklediğim, ziyaretçi kovduğum günler... Cehennemin yolunu nasıl kısaltabilirim? diye düşündüğüm günler... Şimdi kırık tarak gibi bakıyorum onlara. Saçlarım tarağın dişlerinde.

Yaza yaza dolduruyorum hayatın boşluklarını. Yazdığım satırlar yangınlarından bir kurtulurlarsa, kurtulamayacakları cehennem yok diyorum. Kefen dikiyorum kendime. Kararsız sağanaklar gibiyim. Alkolün gerçeği kırışını, bazen yok edişini seviyorum.

Çeşmeden içer gibi içiyordum rakıyı buraya yatmadan önce. Boş, kör bir tuzağın içinde.

“Bugün de mi içmeyeceğiz hocam?” diye karşılıyorum doktorları vizitte.

Hiçbir derse ‘Hekimoğlu’na çalıştığım kadar çalışmadım. “Kırığın var mı?” sorusu, hacamat etti beni. Öyle ki kelimelerle ifade edemiyorum. Kurtulamıyorum. Kendimi, kendi ellerimden alamıyorum.

Hakkımda ‘endişe hali’ bildirilmiş. Yalnızlık tohumu ekildiği yerde bitiyor. Kervan yolda düzelir diyorlar ama öyle olmuyor. İkircikliyim. Vehmediyorum. Yok bir ışık. Yok bir umut. Yok bir yardım. Bir melek bile yok. Başım dönüyor, aklım bulanıyor. Her günü yeniden ıskalıyorum. Çayçakıl ediyorum kendimi.

Biz hastanede uyuyoruz kuğular dışarıda. Serum ayazından üşüyor anılarım damarlarımda, annem çocukluğumdan kalma anılarımızı yıkıyor lavaboda. Sakla saklayabilirsen kendini yatağın altında, parmak kaldır bakalım kendine, kim görür? Hastane hali en büyük unutulmuşluk, gerisi herkesin kendi deliliğine…””

‘Akıl sağlığı’ denilen şeyin insanın karmaşık doğasının hakkını veremediğine inananlardanım. Delilere zaafım var. Sınırdakilere, ötekilere, uzlaşmayanlara, umutsuzlara, uyumsuzlara, itâat etmeyenlere, kaybedenlere, tutunamayanlara. Kendi ruhuna yabancı olmaya katlanamayanlara...

Tam kendi(-mi) bitirme tezimi yazdığım zamanlardı, Tarhan’ın hikâyesini okuyunca kendi yazdıklarımı kaldırıp çöpe attım. Daha iyi bir ‘vazgeçiş’ bilmiyordum.

Ondaki umutsuzluk yakıcıydı, uyumsuzluğu baş döndürücüydü.

Karanlıkların içinden çıkıp gelen, ‘baskıya hazır’ bir kitap dosyası olarak girdi hayatıma. Ama adı kitabın hakkını vermiyordu. Zaten yazarın ismi de gerçek gibi durmuyordu. Her şeyi bilen yüce ‘google’ aramalarıma yanıt vermiyordu. Ne kitaptan, ne yazarından hiç bir iz yoktu.

“Bunları yazan her kimse, bulmam lazım,” dedim gecenin bir yarısı aradığım arkadaşıma. Rastlantıların gücüne birlikte teslim olalı çok uzun zaman olmuştu; bu tür şeyler onu şaşırtmazdı: “Olur,” dedi ve telefonu kapattı.

Ertesi gün akşamüstü aradı. “Adamını buldum, bir buçuk saat sonra Beyoğlu’nda buluşuyoruz, gel” dedi. Film repliği gibiydi. İnanamadım.

Aynı günün gecesinde Tarhan, bir kitap, bir film kahramanı gibi duruyordu karşımda. Hamlet’in bir tezahûru gibi.

O, hastanede yatarken en çok Amerika’da yaşayan Ursula Le Guin’e telefonla ulaşamamaktan şikayetçi olmuştu; ben Yerdeniz’den çıkıp gelmiştim. İkimiz de şaşkındık.

Elimdeki metni dört-beş yıl önce yazmıştı. Yaklaşık bir yıldır ‘temiz’di. Yazmaya devam edebilmek için alkolü ‘durdurmuş’tu.

“Herşeyimi yitirince, elimde kağıt ve kalemden başka bir şey kalmadı... bir de kediler; onların da dünya umurunda değil zaten... ha bir de az buçuk ıslah edebildiğim deliliğim var...”

“Her yakam ağrıyor deli lafını duyduğumda,” diye ekledi. “Bu kapılar beni çok ıslah etti; yeni bir yalana mı açıyorum acaba diye düşünmeden açamaz oldum hiç bir kapıyı…”

Bu ‘ıslah olmuş’ haline biraz içerlesem de belli etmedim. Kapıyı çalmanın hiç bir anlamı yoktu; zaten aramızda bir ‘kapı’ da yoktu. Geç kalmıştım. Artık o da benim gibi kapının dışındaydı. Ben, onun deliliğine umut bağlamıştım. O, hayatla ilgili umutlarını akıl sağlığına bağlamıştı.

Ama akıl sağlığımız umutlarımızı bağladığımız şeylerde yatıyordu.

Dışarıdaydık. Karşısında dehşete düştüğümüz bir dünyaya, sukûnet ve itaâtle uyum sağlayarak hayatta kalabilceklerini düşünen insanlar tarafından kuşatılmıştık. Nefes almak gittikçe zorlaşıyordu.

Durmadan konuşuyordu. Düşünce hızına yetişmeye çalışıyordu, olmuyordu. “Deliler uçsuz bucaksız düşünürler,” dedi bir ara. Uçsuz bucaksız düşünüyordu ama takip etmekte zorlanmadığımı fark edince kendimden şüpheye düştüm. Yine de makas payı bırakarak dinledim.

““Bir arkadaşım düğününden iki gün önce gece yarısı beni ziyarete gelmişti. Yıllardır aynı koltukta oturuyor, aynı pencereden, aynı manzaraya bakarak içiyordum. “Niye evleniyorsun oğlum, sen deli misin?” dedim “benimle kal, burada oturalım, bir yandan içelim, bir yandan karşı pencerenin pervazını eskitelim...”

Sanırım dalga geçmek için iyi bir zamanlama değildi. Birkaç dakika düşündü ve kız arkadaşını telefonla aradı: “Şu ana kadar hayatımda duyduğum en iyi teklifi aldım, üzgünüm” dedi ve kapattı. Ertesi gün eve gelip apar topar götürdüler. Bir daha da görüştürmediler benimle...”

O konuşurken zihnimde, Ankara’nın Kuloğlu Çıkmazı’ndaki apartmanın en üst katında, camın önündeki koltuklara oturup, karşı apartmanın ‘pvc’lerini eskitebilmeyi hayal ettim. Hayatımın geri kalan tüm zamanlarında. En azından denerdik. Ama işte geç kalmıştım. Tarhan artık orada oturmuyordu.

Anlatmaya devam ediyordu:

“Psikoz manik-depresif tanısı konmuştu. Hastalığım mı alkol bağımlılığımı tetikledi, alkol bağımlılığım mı hastalığımı, bilmiyorum. Zihnim, algılarım, duygu durumum herşeyim bozulmuştu. Alkol bağımlılığından bahsediyorum; sürekli ve yüksek dozda alkolden. Ben içmiyordum; kırküç derece alkolü sürekli içime döküyordum ve sıvışıyordum hayattan. Alkolden başka hiçbir şey istemiyordum, hiçbir şeye konsantre olamıyordum, okumak- yazmak dahil. Alkol almadan duramadığımı fark ettiğimde, şu dünyada ‘teke düşmek’ neymiş anladım...

Eğer bağımlıysan, geri kalan her şey teferruattır. Dünya ile arana öyle bir mesafe girer ki ne sen bir şeye dokunabilirsin ne de birşey sana. Bazen uyanırsın ve nerede olduğunu sormak zorunda kalırsın. Bazen uyanırsın ve hiçbiryerdesindir...”

En iyi replikler, kitaplarda ve filmlerde de delilerin payına düştüğü için ben susuyordum. O konuşuyordu.

“Konuları zayi etmiyorum ya?” diye sordu bir ara.

İşkenceden ağır ‘hasarlı’ olarak çıktığında yatırıldığı revirde -yirmili yaşlarında solculuk eylemekten ağır işkence görmüştü- yaşadıklarını anlattı:

“Ya delirecektim ya durumumla dalga geçecektim başka çarem yoktu; ben de dalga geçmeyi denedim önceleri. Ziyaretime gelenlerle kafa buluyordum, onları eğlendiriyordum; ağlasalar mı gülseler mi bilemiyorlardı. Benimle aynı revirde yatan ve aynı koğuşu paylaşacağımızı düşünen müebbetlik bir adam vardı ikinci gün dayanamayıp beni uyardı; “kardaş bütün konuları burada zayi edersen, içerde zaman nasıl geçecek?”

Ama sanırım kabullenemedim. Zamanla delirdim. Herkesin çok uzaklarda olduğu bir yaz akşamı içmeye oturdum. Ben babamdan öyle görmüştüm. Bu kadar küskün, bu kadar hayali kırık içen bir o vardı benim çocukluğumda. O içerken ben büyüdüm, o ölünce ben içmeye başladım. Gece, nâralarla gelirdi babam. Bütün dünyayla kavgalıydı sanki. Bitmek bilmez, sürekli kabaran bir öfke. Konuşamazsın, soru soramazsın, fikrini söyleyemezsin, sürekli bir tedirginlik… Evin içindeki şiddet sokaktakinden fazlaydı. Bu yüzden ben en tehlikeli sokaklarda hiç korkmadan yürürdüm. Annemden, sızmış babamı yatağa taşımayı öğrendim en çok. Babamdan, sızana kadar içmeyi.

Alkol beni sadece uyuşturmuyordu, içimdeki öfkeyi de biriktiriyor, çimento gibi sertleştiriyordu. Her şeye saldırıyordum. Ama en çok da kendime. İçe içe kendimi bitirebileceğimi sanıyordum. Olmadı. Sonradan karşılaştım hastanede işkencecilerimden biriyle; o da alkolik olmuştu, sürekli dua ediyordu...

Konuştur ve bitir beni, başarırsan, iyi olabilir, eyvallah...

En sonunda konu kitap taslağına geldi. Hiç ortak tanıdığımız yoktu; metnin bana nereden ve nasıl ulaşmış olabileceğini o da bilmiyordu.

İki yıl önce kurduğumuz Yerdeniz Yayınları’nın yayın yönetmenliğini yapıyordum. “Kitabını biz basalım,” dedim, kabul etti, karşılıklı sevindik. İlk Türkçe kitabımız olacaktı. Ama ismi konusunda bir türlü anlaşamıyorduk. Ben ‘Kendini Bitirme Tezi’nde ısrar ediyordum; o daha önce kullanıldığını düşündüğü için ‘etik’ bulmuyordu.

Benim için bu kitap, ilk aşk, ilk çocuk gibiydi. İkimiz de inatçıydık. Biraz zamana bırakalım, dedik.

O ‘biraz zaman’ iki yıl kadar sürdü. Bu arada, son dört yıldır neredeyse günün yirmidört saatini verdiğim Yerdeniz Yayınları batıyordu. Ama Tarhan vazgeçmedi, bekledi. Yerdeniz’i daha fazla yaşatamayacağımızı kabullendiğimde, “kitabı başka yayınevlerine götür, ziyan olmasın” dedim, “şimdi götürmem etik olmaz, bu kitap senin” diye diretti. Yayınevinin battığını en son kabul eden o oldu içimizde.

Aradan geçen yıllar içinde Tarhan’ın kitapları çoğaldı.

Oyuncaklar Görmesin’in basıldığını duyduğumda çok heyecanlandım.

Bir Gece Kediniz Eve Sarhoş Gelirse’nin yayımlandığını öğrenince gülümsedim.

Alkoliçe’nin İletişim Yayınları’ndan çıktığını duyunca içim titredi...

“Bu kitap senin için ilk aşk gibiydi,” diye yazmış bana.

Kitabın epeyce kısaltılarak yayımlanmış halini elimde evirip çevirirken “ahh,” dedim kendi kendime “siz bir de bunun ilk halini görmeliydiniz...”

Tarhan “Bir insan, ömrünü neye vermeli?” diye soruyor şimdilerde. “Sırf bu soru için bile yazmaya değer” diye ekliyor.

Bir insan, ömrünü neye vermeli? diye düşünüyorum ben de.

Hayat bizi durmadan yağmalıyor. İtaât, teslimiyet, mülkiyet ya da mesleki başarıdan daha derin ve gerçek bir şeyler olmalı.

Çağdaş yaşamın çöplüğünde kendimize delileri, hayatla baş edemeyenleri örnek alsak birazcık aydınlanır mıydık acaba?

Herkes gibi ben de Tarhan’ı  ‘Alkoliçe’ ile ilgili konuşturabilirdim ama ‘O’ kitabının hakkını veremeyecek kadar ayılmıştı.

Benim bunca yıl sonra hâlâ ilk aşkın sarhoşluğu üzerimde.

ALKOLİÇE   Tarhan Gürhan

I. Baskı  İletişim Yayınları  2012