Sibel Yerdeniz

18 Nisan 2016

Kardeşim olmana gerek yok; insan ol, yeter

İnsan olarak doğsaydım “Halkı insanlıktan soğutma,” diye bir suç olur muydu?

“Umut devri, yerini korku devrine bıraktı. Zaman geriye döndü. İkinci el, kullanılmış bir zamanı yaşıyoruz. Burası, hafızasız ülke, topyekün hafıza kaybı ülkesi.

Bizim en büyük sermayemiz, ızdırap. Aralıksız üretebildiğimiz tek şey bu. Çektiğimiz acılar özgürlüğe dönüşmüyor. Beyhude gerçekten de, bunca acı.

Biz amansız bir kötülüğün, cellatların ve kurbanların arasında büyüdük. Bize daha çocukken ölmeyi öğrettiler. İnsan, kendini feda etmek, yanmak, kurban gitmek için vardır dediler. Savaşı ve silahları sevmeyi öğrettiler.

Bizler savaşçı insanlarız; ya savaşıyoruz, ya savaşa hazırlanıyoruz. Her konuyu savaş mantığıyla düşünüyoruz, evde, sokakta. Bu yüzden bizde insan hayatı bu kadar ucuz. Her şey, savaştaymışız gibi.

Oysa gerçekler savaşın ortasında bambaşkaydı. Oraya kadar gittim. Onları gördüm.

Orada yaratıcılığa yer yok. Gerçeği olduğu gibi aktarma zorunluluğu var. Şahit, anlatmakla yükümlü.

Orada, savaşın tam ortasında genç bir erkek bana şöyle bağırmıştı: ‘Sen, bir kadın, ne anlarsın savaştan? İnsanlar savaşta öyle kitaplarda, filmlerde öldükleri gibi mi ölüyorlar? Benim dün arkadaşımı vurdular. Kurşun kafasına girdi, bir on metre daha koştu sonra, beynini havada yakalamaya çalışıyordu...’

Savaşta süvari bölüğünde görev yapan bir sağlık görevlisi kadın anlatmıştı: Çatışma sırasında yaralanan bir Alman askerini top mermisi çukuruna sürüklüyor, ama adamın Alman olduğunu çukura inince farkediyor. Adamın bacağı parçalanmış, kanaması var. Adam düşman! Ne yapmalı? Yukarıda kendi halkından çocuklar ölüyor. Ama kadın adamın bacağını sarıp, sürünerek geri çıkıyor. Bir süre sonra bu sefer bilincini kaybetmiş yaralı bir Rus askeriyle geri geliyor çukura. Rusla Alman, bilinçleri açılınca birbirlerini öldürmeye kalkıyorlar. ‘Bir onun suratına yapıştırıyorum elimin tersiyle, bir öbürünün,’ diye hatırlıyor kadın. ‘Bacaklarımız kan içinde, herkesin kanı birbirine karışmış...’

İnsan tabii ki, kendi tarihini anlatmalı, boşlukta konuşmamalı. Ancak çağımızın hurafeleriyle, ihtirasları ve aldanışlarıyla, gazeteler ve televizyonlarla kirlenmiş olan insan ruhuna ulaşmak çok zor.

Ateş etmeyen insan hakkında yazmak isterdim. Başka bir insanı vuramayan insan hakkında. Savaşın, düşüncesinin bile acı verdiği insan hakkında.

Ama nerede o insan? Ben henüz onunla karşılaşmadım...” (*)

Kendisini, “Sizin anlattığınız savaş ne korkunç. Yazdıklarınızdan sonra gençler savaşa gitmek istemeyecek. Neden hiç kahramanlarınız yok?” diye eleştirenlere “Ben kahraman aramıyorum. Savaşa şahit olan, onu bizzat yaşayıp da görünmez kalanların hikâyeleriyle, tarihi yazıyorum…” diye cevap vermişti Svetlana Aleksiyeviç.

Buradayım. Savaşın tam orta yerinde.

Dün burada insanlar birbirini öldürdü. Önceki gün de. Daha önceki gün de.

Yarın da öldürecek.

Ben de birini öldürdüm burada. Bir genç kadını. Bir insanı. Komutan “vur şunu!” dediği için öldürmedim, hayır. Paniklediğim için öldürdüm. Ona durmasını söyledim ama o yürümeye devam etti. Korktum ve ateş ettim. Durdu. Durmak zorunda kaldı. Kucağında taşıdığı, beni korkutan şeyin küçük bir çocuk olduğunu o zaman fark ettim; çocuk, kadının kollarından yere düşerken. Kurşun, kadının kucağındaki çocuğu sıyırıp boğazına saplanmıştı. Hayatımın en uzun, hayatımın en kısa anıydı.

Sonradan kadının üzerinde bir takım notlar bulduk. Beni teselli ettiler, “Bunların hepsi terörist, görüyorsun işte. Hem savaş ortamında olur böyle şeyler. Düşünecek bir şey yok. Savaşta düşünen adam, düşer…”

O kadını öldürdüğüm için kendimi iyi hissetmedim. “Zaten teröristti,” demedim. Vatanı kurtardığımı da düşünmedim. Kadın bir savaşçı mıydı? Terörist miydi? Gerilla mıydı? Sadece bir anne miydi? Savaşın tarafı mıydı? Yoksa kurbanlarından biri miydi?

Düşünmeden edemedim...

Burada, öldürmekten zevk alan insanlar tanıdım. Öldürdükçe, öldürmek isteyen. “Madem buna yetkim var, hesap da vermeyeceğim, ne kadar çok öldürürsem o kadar iyi,” diye düşünen insanlar.

Ama onlar ‘sağlıklı’ olanlar. Benim gibi psikolog sırasında beklemiyorlar.

Bir insanı öldürme duygusu, başka hiç bir şeye benzemiyor. Hem Tanrı hem cellatsınız. Birini öldürdünüz. Bir yaşamı kuruttunuz. Ben bu duyguyla başa çıkamıyorum. O yüzden ‘hasta’ olan benim.

Devletimiz, ben ve benim gibi olanlar için psikolog yollamış. Sağ olsun, var olsun. Ne iyi düşünmüş. “İnsanları ölmeye ve öldürmeye hazırlamak,” diye bir yöntem varmış psikolojide. Bilmiyordum.

Sıradayım. Psikoloğumu bekliyorum. Olur da görüşemeden ölürsem diye yazıyorum size bunları.

Çünkü artık çok sık düşünmeye başladım:

İnsanı insan yapan şey nedir? Korku, insani bir duygu mudur? Biz burada ne uğruna savaşıyoruz? Savaşan gerçekten iki halk mı?

Feda edilen bir nesil, feda edilen gençler, feda edilen gelecek, feda edilen huzur, barış, kardeşlik ve tüm yaşam…

Peki, hayatın anlamı ne? Psikoloğa sorsam, kalkıp buraya kadar geldiğine göre bir fikri vardır herhalde?

Hayatın anlamı burası olamaz… Ve ben her an düşebilirim, hayatın anlamını kavramadan.

Aslında başka sorularım da var.

Kaç kişiyi daha öldürürsem beni, seni buraya yollayanların saltanatı kurtulur? On, on beş, yirmi? Daha kaç kişiyi öldürürsem yürekleri soğur?

Türk Ceza Kanunu’nda ‘halkı askerlikten soğutma suçu’ diye bir madde var. Askere gelmeden önce okumuştum. Gerekçesi şu:



"Madde, halkı askerlik hizmetinden soğutacak etkinlikte, teşvik veya telkinde bulunmayı veya propaganda yapmayı cezalandırmaktadır. Vatanın düşman güçlerine karşı korunması bakımından her Türk vatandaşının askerlik hizmetini severek ve isteyerek yerine getirmesi şarttır.”

Buradayım, savaşın orta yerinde.

Severek ve isteyerek öleceğim ya da öldüreceğim.

Ya yakacak ya da yanacağım.

Çünkü asker doğdum. Başka yolum yok.

İnsan olarak da doğabilirdim oysa...

“Halkı insanlıktan soğutma,” diye bir suç olur muydu o zaman da?

Bizi buraya yollayanların bıkıp usanmadan işledikleri suçlardan biri, mesala.

Öldürdüğüm kadının üzerinden çıkan bir kaç kağıtta anlamadığım dilde notlar vardı. Ama birinde şöyle yazıyordu, Türkçe:

“Fakat doğrul,

sen, doğrul,

fakat doğrul benimle,

ve gidelim birlikte

ve savaşalım beden bedene

kötünün örümcek ağlarına karşı,

açlığı yayan sisteme karşı,

sefaletin örgütüne karşı…” (**)

Teslim etmeden önce bir kaç kez okudum.

Şimdilerde rüyalarıma giriyor; aynı mezarın içindeyiz, dizlerimin üstünde ondan kaçmaya çalışıyorum. Mezardan bir çıkış yolu arıyorum. Dört dönüyorum, ama yok.

Bir çıkış yolu yok.

Kan ter içinde uyanıyorum sonra. Uyanıp, önümdeki derin, karanlık boşluğa soruyorum:

Nasıl doğrulayım? Ah kardeşim nasıl doğrulayım?

Tekrar gözlerimi kapatıyorum, tekrar karşıma dikiliyor.

“Kardeşim olmana gerek yok,” diyor usulca. “İnsan ol, yeter.”


@SibelYerdeniz

 (*) Svetlana Aleksiyeviç’in Nobel Edebiyat Ödülü konuşmasından

(**) Pablo Neruda’nın ‘Bayrak’ şiirinden