Semra Somersan

03 Mayıs 2016

Bir 'e-temizlik' yöntemi olarak 'dokunmak'

Bir partinin milletvekillerinin yüzde 83’ü hakkında fezleke hazırlanan bir ülke!

Gözler önünde, “demokratik” bir ülkenin en üst kurumu, seçilmiş vekillerin 78 milyon Türkiyeliyi temsil ettiği TBMM’de çoğu Kürt nüfusun oy verdiği bir partinin yok edilme çabasına tanık oluyoruz. Partinin 59 milletvekili var halen. Bunlardan 49’ı hakkında fezleke hazırlanmış. Bir partinin milletvekillerinin yüzde 83’ü hakkında fezleke hazırlanan bir ülke! Arkasından da parti kapatılacak kuşkusuz.

Aşağıda kullandığım sayılar bu sefer Aljazeera’dan... Didem Özel Tümer’in 28 Nisan 2016 tarihli haberinden: 

Dolayısıyla dokunulacak milletvekili ve fezleke sayıları benim ilk gün verdiğimden az farklı. Bu da TBMM’nin sunmadığı imkanlar (bu konuda vermediği bilgiler yüzünden)

Türkiye Cumhuriyeti’nde, hatta Osmanlı’dan alırsak, yüz yılı aşkın bir zamandır yaşayan çoğunluğun, bir türlü tam benimseyemediği  “farklıların” bu yöntem ile siyasetten “buharlaşmalarını” sağlamak.

Olamaz. İtirazları kısmen biliyor, kısmen de tahmin ediyorum. Derdimi şöyle anlatayım:

Bu “işlem” 1980’lerden beri Batılı tüm giriş sosyoloji kitaplarında özel bir konu olarak geçen etnik temizliğin, bir tür “yüksek” hukuk çerçevesinde yapılan, görünürde “kibar”, “uygar”, “yasal” bir örneğidir ve hiç olmazsa demokratik, eşit, özgür yurttaşların yaşadığı, adaletin egemen olduğu bir ülkede asla uygulanmamalıdır.

Yeniden bir 2-3 Mart 1994 Bahar Temizliği. TBMM’de 19. Dönem:

Tansu Çiller’in Başbakan, Erdal İnönü’nün Başbakan Yardımcısı olduğu dönemde de 8 Kürt milletvekilinin dokunulmazlığı kaldırılmanın öncesi ve sonrasında, 3000’e yakın Kürt köyü boşaltılmıştı.

Neden etnik temizlik? Nasıl etnik temizlik?

Osmanlı’daki durumu biliyoruz: İçindeki farklı dinlerden olanları yok etmemiş, köşeye atmamış, yerine cemaatlere ayırmış, onlara kendi iç işlerinde bir miktar özgürlük vermişti. Buna karşılık cemaatler arası evlilikler, birbirlerinin dini mekanlarına gitmek ve din değiştirmek yasaktı. 

Biraz eski ama önemli bir İngiliz Güney Asya tarihçisi yıllarca

Myanmar’da yaşayan (o zamanki adı Burma; Birmanya olarak da biliniyor) John Sydenham Furnivall (1939, 1945) imparatorlukları çoğunlukçu toplumlar olarak tanımlıyordu. Şöyle:

“Sömürgeci alt yapı üzerine konmuş Batılı bir iş düzeni/ekonomi ve idari yapı”:  Burada insanlar aynı siyasi birlik içinde, yan yana, ama ayrı yaşarlar, birbirlerine karışır, ama asla birleşmezler. Onlara eşitler olarak değil, farklı davranılır.”

Ama modern zamanlar ve modernist İttihat Terakki, Osmanlı’yı sürdürmek değil, kısmen de olsa bağları koparmak istiyordu; dolayısı ile 19. yüzyılın sonlarından itibaren kurduğu meclislere dinsel azınlıkları da “eşit vatandaşlar” olarak kattı.  Ama tam benimseyemedi.  Ve işte HDP milletvekili. Garo Paylan’ın 24 Nisan’da, TBMM’de fotoğraflarını gösterip gündeme getirdiği, kerli ferli yedi Ermeni milletvekilinin Osmanlı Meclis-i Mebusan’ ından sürgüne, oradan ölüme yollanması, 1915  Ermeni tehcir ve soykırım “mozaiğinin bir parçası” olarak gerçekleştirildi.

Tabii etnik temizlik durduk yerde yapılamaz; güne-koşullara-genel ortama uygun olmalıdır: 

Dolayısı ile Birinci Dünya Savaşı döneminde, Osmanlı-İttihat, Doğu Anadolu’daki Ruslarla süregelen savaşı ve onlara yardım ettiğini bahane ettiği Ermeni çetelerden işi büyüterek tüm Ermeni halkını hedef aldı.

Bugün hedef Kürtler; özellikle de AKP’ye oy vermeyenler. Zaten “PKK-terörist temizliği” başlığı altında bir kısmının hakkından gelindi. Yaşam alanları, evleri, yurtları, yıkıldı, bombalandı, siviller öldürüldü. “Temizlendi” dediler. Dolayısı ile sıra siyasetteki Kürt temizliğine gelmişti. Şimdilerde buna tanık oluyoruz. 

Buna Cumhuriyet’te Çiğdem Toker’in bir yazısından alıntı da destek olabilir: Yazılarını merakla okuduğum Toker, bir habere dayanarak şöyle diyor:  “...fezlekeleri nedeniyle, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’nin tutuklanma ihtimalinden AKP’nin çok hoşlanmadığı anlaşılıyor ” ve ekliyor:  “Bu da AKP’nin dokunulmazlık teklifini HDP’ yi Meclis’te bitirme amaçlı hazırladığını bir kez daha teyit ediyor.”  . (30 Nisan 2016)

TBMM dokunulmazlıkların kaldırılması uygulamaları her ne kadar görünür amaç olarak, “suçluyu”-“suçsuzdan” ayırmak, vatandaşların seçtiği meclis üyelerinin en “ahlaklılarının” kendilerini temsil ettiğine emin olmak için yapılsa da, somut hayatta olup bitenin, pek de böyle olmadığını en saf yurttaş da bilir; sadece Türkiye’de de değil; ama farklı ülkelerde farklı içerik, şekil ve dozlarda.

Bugünkü dokunulmazlık fırtınası, AKP’nin ve/ya Cumhurbaşkanı’nın iktidarının zayıflama endişesi ile bağlantılı mı? HDP’nin bundaki katkısına bağlı mı? Bunu yazan-çizen çok oldu. Ben de koroya ekleneyim. HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” demesi ile başlayan süreç bunda bir faktör müdür?   Mutlaka!  Sonra 2015, 1 Haziran seçimlerinde AKP’nin, özellikle Kürt nüfusun olduğu yerlerde, Doğu ve Güneydoğu’da ciddi oranlarda düşen oy oranları sebep olmamış mıdır? Ve buna bağlı olarak, 2015 Haziran seçimlerinde HDP’nin yüzde 10 barajını rahat aşması, hatta, yüzde 13 küsur oy alması herkesi, ama en çok da AKP’yi şaşırtmamış mıydı?

Hafıza Merkezi’nin yaptığı önemli bir çalışma (2016),  Doğu ve Güneydoğu’daki  yerleşim yerlerinde yaşayanlara yapılan, sokağa çıkma yasakları ile başlayıp, kreşendo halinde alt ve üst yapının ve insanların içinde yaşadığı evlerin tank-top-bombalarla yıkılıp, sonunda da ayrım gözetmeksizin orada yaşayanlardan önemli bir bölümünün öldürüldüğü yerleşim alanlarının, en çok AKP’nin düşük oranlarda oy aldığı yerlerde gerçekleşmiş olması da bunun önemli bir kanıtı değil mi?

İlk dokunulmazlıklara ilişkin yazımda da vurgulamıştım:

1915’te 7 Ermeni vekilin apar-topar sürgün edilerek katledilmesi ve 1994’te, 8 Kürt vekilin dokunulmazlığının kaldırılıp 15’er yıl hapse mahkum edilmesi, bugüne kadar Türkiye’de ayrımcılık yoktur, etnik temizlik asla olmamıştır iddiasındaki Kemalistleri ve Milliyetçileri haklı çıkarmıyor. Üstelik “bizde herkes eşit Türk vatandaşıdır” söylemi de bu apaçık olgular ile kayda değer bir çelişki.

Hele her iki tekil olaya, hem zaman olarak eşlik eden, birinde sürgün  ve çeşitli kaynaklara göre 800 bin ile 1.5 milyon  arasında değişen Ermeni ölümüne; diğeri, Olağanüstü Hal Bölgesi’ndeki faili meçhul cinayetler, üç bine yakın Kürt köyünün boşaltılması, zorunlu göç, zorla kaybettirmeler, hayvancılık yapanların yaylalara çıkmasının engellenmesi, İstanbul’un orta yerinde, Kadırga’daki Özgür Gündem Gazetesi’nin bombalanması, yayınlanan tüm Kürt gazete-dergilerine yayın yasağı ve kamusal alanlarda Kürtçe konuşma, şarkı söyleme, kitap basma yasağı ile birleşince adını etnik temizlikten başka bir şey koymak mümkün değil. 

1980’lerden başlayarak Batı’da yayımlanan bütün üniversite sosyoloji kitapları bunu etnik temizlik olarak tanımlar.  Çoğu Türkiyeli, ülkede olanlar ile eski Yugoslavya’da Bosnalı Müslümanlara, Ruanda’da Tutsilere, Guatemala, Uruguay ve Avustralya, Tasmanya ve hatta ABD’de Yerli Halklara yapılanlar ile Türkiye’de yaşananlar arasında benzerlik kurmaya yanaşmaz.

Macaristan’da, Romanya’da, hatta Fransa’daki Roman ayrımcılığını, Avrupa’da dün-bugün Müslümanlara yapılanlara, haklı olarak, fena halde sinirlenir de kendi gözü önündekini, baş ucundakini kabul etmez. 

Bugüne kadar olup bitenler, “Türkiye’de ayrımcılık yoktur, etnik temizlik asla olmamıştır” iddiasındaki Kemalistleri ve milliyetçileri yalanlıyor. Üstelik “bizde herkes eşit Türk vatandaşıdır” söylemi de bu apaçık olgular ile çelişkide olduğunu gösteriyor.

Oysa Türkiyeli milliyetçiler en sade ifadesi ile bu tanımdan hiç hoşlanmaz, ima edeni de “vatan haini” ilan eder. Facebook sayfalarına, twitlere yapılan saldırılarda bunları görmek isteyen her gözün, algılama eşiği müsait olanların fark etmesi mümkün.

Hatta kritik dönemeçlerde, siyasi dönüşüm yıllarında, hezeyana, iktidarı ellerinde tutanların güç gösterisine veya iktidarlarını korumak veya geçmişten intikamını almak istemesine dönüşebilir veya belli bir grubun/hatta “Cumhuriyet’in dokunduğu kadın vekiller” yazımda da göstermeye çalıştığım gibi bir kişinin kurbanlık koyun yapılarak etkisizleştirilmesi ile sonuçlanabilir.  İşte 1998’de, “İlah” Ecevit’e (Hasan Pulur’un yakıştırması), ilahın kurduğu partide rakip olan, üstelik Adalet Bakanı ile iddialaşıp, işkencecilerin isimlerini vermeyeceğini cümle aleme ilan eden Aydın milletvekili Sema Pişkinsüt’e yapıldığı gibi...

Üstelik yine “demokrat” Başbakan Bülent Ecevit döneminde başörtüsünü çıkarmadan TBMM’ye geldiği için İstanbul, Fazilet Partisi vekili Merve Kavakçı’nın dokunulmazlığının kaldırıldığı gibi. 4.8 milyon oy alıp TBMM’de 111 milletvekili ile temsil edilen F.P.ye “haddini bildirmekten” (Ecevit’in kendi sözleri) çok daha kolay.

semrasomersan@gmx.com