Rıdvan Akar

19 Aralık 2014

Demokrasi yaşanmaz, öğrenilir

Devlet denilen mekanizmanın her defasında bir sahibi olur ve paylaşmamak uğruna hoyrat bir rejim kurabilirdi.

Önce Demokrat Partililer ufukta gözüktü. Demokrasi askeri darbeyle rafa kaldırılmış, Yassıada’da yargılanıyorlardı. “Vatan Cephesi” ile ülkeyi kutuplaştırmışlar, CHP’nin mallarına el koymaya karar vermişler, gazetecileri hapsetmişler, sansür uygulamışlar ve ülkeyi adeta bir karpuz gibi ortadan ikiye bölüp yönetmişlerdi.

Askeri darbe hiçbir gerekçeyle açıklanamazdı. Ülkenin seçilmiş siyasetçilerini dar ağaçlarına gönderen bir zulüm dönemi sonrasında  Demokrat Partililer, siyaset yapma yasağı, parti kapatma ve sürgünlerle tanışıyordu.

Demokrasi nimetti. Bir gün herkese gerekirdi.

Ardından ülkenin aydınları, solcuları, işçileri, memurları birer birer sökün etti.

12 Mart askeri darbesinin kilometre taşlarının döşendiği yıllardı. Özgürlük talebi sokağa çıkmış, meydanları doldurmuştu.

Adına “Balyoz” denilen operasyon ile askeri cunta namluya mermiyi sürdüğünde, başaklar birer birer biçilmeye başladı. Aydınlar kültür merkezlerini yakmakla, sanatçılar ve gazeteciler gemiye sabotaj düzenlemekle, üniversite hocaları silahlı örgüt kurmakla suçlandı.

Darbe “tek ideoloji” demekti. Hal böyle olunca da ülkenin dindar-muhafazakar partisi de nasibini aldı ve kapatıldı.

Dedik ya, demokrasinin ekmek, su, hava gibi elzem olduğunu anlayanlar için acı tecrübe, hapis, sürgün, işkence ve işsizlik demekti.

Demokrasi kolları göğe uzanan genç bir fidandı. Her budandığında daha bir gür çıkıyordu.

1970’lerin Türkiye’sinde sokaklar yeniden ama bu defa daha bir kalabalık doluvermişti. Üstelik tek sesli de değildi. Milliyetçisi de İslamcısı da Devrimcisi de oradaydı.

Garip olan demokrasiye kimin sahip çıkacağı kavgasıydı.  Silahlar çekildi ve ülke kan gölüne döndüğünde, Ecevit’in deyişiyle ordu düdüğü çaldı ve demokrasi yeniden rafa kalktı.

12 Eylül demokrasi açısından bir milat idi.

Bu defa ufuk kararmış, solcu, sağcı, İslamcı hemen herkes kendini cezaevleri ve işkencede buluvermişti.

Cuntanın ideolojisi Türk-İslam sentezi olunca kimileri sanık kürsüsünden “fikrimiz iktidarda, biz hapiste” serzenişlerinde  bulunsa da kader değişmedi.

Demokrasi aslında her defasında cephesini genişletiyor, gerekliliği acı tecrübelerle sınanıyordu.

Sırada muhafazakar-İslamcılar vardı. İktidara gelmişler ama muktedir olamamışlardı. 28 Şubat darbesi ile savrulduklarında meydanlar bu defa başörtüsü, imam hatip okulları ve yurttaşlık hakları için yürüyen dindarlar ve İslamcılarla doluvermişti. Aydın Engin’in “bizim için dört yıldızlı otel” diye nitelediği Pınarhisar Cezaevi’nde dört ay kalan Recep Tayyip Erdoğan demokrasi stajından demokratlık devşiriyordu.

Demokrasi verilmez, alınırdı. Dünyadaki tecrübeler bunu göstermiş, halklar mücadele ederek söke söke haklarına sahip çıkmıştı.

Bu defaki mağdurlar komik ama askerlerdi. Darbe planları, seminer notları, ıslak imzalı eylem planları üzerinden yargılanıyor, usulsüzlük ile usul hataları arasında gidip gelen yargılama ile cezaevlerinde volta atıyorlardı.

Aileleri ve suçsuz olduklarına inananlar lojmanları, makam araçlarını, emir erlerini bir kenara itivermiş, sokaklarda ellerinde pankartlar haklarını arıyordu. Bağımsız aday olan eski komutanlar şimdi seçim mitinglerinde solcu sanatçıların türküleriyle halkı coşturmaya çalışıyordu.

Devlet denilen mekanizmanın her defasında bir sahibi olur ve paylaşmamak uğruna hoyrat bir rejim kurabilirdi. Hoyratlığın sınırlarını sabık hoyratlar ancak böyle anlayabilirdi.

Ardından Gezi’nin o coşkulu kuşağı, evlatları ve inancı ülkeyi sardı. Milyonlarca insan sadece iki sözcüğe sığan bir itirazı dillendirdi:

“Hayatıma karışma!”

Gaz, cop, silah, gözaltı, tutuklama, yasak ve iftiralarla engellenemeyecek bir talepti. İçinde ağaç da vardı insan da, inanç da vardı yaşam da…

Yukarıda yazdıklarımız halkın ağzında acı bir tat bırakmıştı ya, Gezi’nin coşkusuna “darbe girişimi” dendi. Mızrak çuvala sığmamış ama darbeden korkanların halet-i ruhiyesinden medet umuluvermişti.

Sonra medya demokrasinin gerekliliği ile tanıştı. Gazeteciler işlerini kaybetti, patronlar korkuyla eğitildi, kimi ağladı kimi diz çöktü, kiminin gazetesi ve televizyonuna el kondu ve kimi de vergi cezalarıyla nush ile uslanmadığı için tekdir edildi.

İşte böylesi bir geçit töreninin son kortejinde Cemaat boy gösterdi. Mahcup ve henüz yeni öğrendikleri sokak adımlarıyla, uygun adım yola koyulmuşlardı. Demokrasi adına parlak olmayan  sicille malul bir “hareket” şimdi demokrasi terennüm ediyordu.

12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat’ta söylenenler kayıtlarda ve hafızalardaydı. Güçlüden yana olmayı seçmişlerdi.

AKP iktidarında ise medya, bürokrasi, yargı, polis ve eğitimde “ideolojik aygıt” olmanın ötesine geçip, iktidarın bostancıbaşılığına soyunmuşlardı.   

“Her istediklerinin verildiği” bir dönemdi. Geçmişte diyalog toplantılarıyla toplumun her kesiminden ilgi ve destek bulan Cemaat “hoşgörünün” yerine, muktedirle uzlaşmanın kolaycılığına sapmış, ellerindeki maymuncuk sadece iktidar mahfillerinin önündeki kapıları açmaya başlamıştı.

Tekrarlayalım:

Devlet denilen mekanizmanın her defasında bir sahibi olur ve paylaşmamak uğruna hoyrat bir rejim kurabilirdi. Hoyratlığın sınırlarını sabık hoyratlar ancak böyle anlayabilirdi.

Şimdi demokrasi için bu uzun ince yürüyüşte Cemaatin korteji boy gösteriyor. Acıyla test ederek ama diğer mağdurların önünden mahcup yürüyerek, taleplerini haykırıyor. Hani slogan atıldığında dalga dalga yayılır ya, şöyle etraflarına baktıklarında sloganlarının pek de sadası olmadığını gördüklerinde o maymuncuğu özlemle hatırlıyorlar mı?