Pınar Doğu

22 Nisan 2017

Yüksel Arslan’ın son bakışı

İnsan bedenini mezar taşıyla özdeşleştirir, fabrikalardaki iş kazalarını işaret parmağı kopuk sol el ile anlatır...

Yağlıboya ve tuval olmadan da resim yapılabilirdi ona göre. Hatta ressama bile gerek yoktu resim yapmak için. Kendi malzemeleriyle resim yapmaya karar verdiğinde 22 yaşındaydı.

Artür (arture) Yüksel Arslan’ın yarattığı kağıtlara verdiği ad. Sanat anlamına gelen art ile resim anlamına gelen penture kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Yapılışı hayli ilginç ve biraz zahmetli. Sarı toprak boyadan iki çorba kaşığı alıyorsunuz ve inceltiyorsunuz. Küçük bir tencereye yaklaşık 50 gram tereyağ, yarım kaşık bal, üç kahve kaşığı şeker, bir çay kaşığı tuz koyup üzerine 4 gram sabun rendeliyorsunuz, ardından on damla kadar tütün ilave ediyorsunuz. Sonra tencerenin içine işiyorsunuz. Evet, yanlış okumadınız. İdrar bu noktada oldukça mühim. Sonra ateşe koyup kaynatıyorsunuz ve tenceredekini kağıda döküyorsunuz, on saat sonra kuruyor. Bu daha ilk safha. Kağıt ertesi gün ikinci safha için hazır oluyor.

Birkaç gün evvel yitirdiğimiz Yüksel Arslan dayatılanın, verili ve aynı olanın dar bir alana hapsettiği hayal gücüne yeni kanatlar takmıştı. O, resim alanında benzersiz bir evrenin kurucusuydu.

Ürettiği şeyler aslında tam olarak resim değildi onun için. Bu nedenle başka bir ad vermek istemişti. Onun ifadesiyle ‘bu resim ile yazı, resim ile şiir arasında bir sanat’ idi.

İtalyanların ölülerin ardından söyledikleri meşhur bir deyişleri var. İyi ki yaşadı, derler. İyi ki yaşadı Yüksel Arslan. Keşke bu yazıyı sağlığında yazsaydım.

Çünkü bizler vefayı iyi biliyoruz, iş işten geçince kıymetini anlıyoruz. Vaktinde kadrini bilmek ve methetmek daha büyük erdem değil mi oysa?

Doğduğu yer Eyüp’ten öldüğü yer kadar Paris’e uzanan ve sanatın birincil şartının çalışmak olduğunu teyit eden bir yaşamı var Yüksel Arslan’ın. Bir müddet sonra kuralları şekillenen, çerçevesi giderek kesinlik kazanan, yeknesak bir tempoyla alışkanlığa dönüşen bir çalışmadan söz etmiyorum. Kendini sürekli yeniden doğurmayı şiar edinmiş bir sanatçının münzevi bir hayatı benimseyerek, diğer sanat disiplinleriyle dirsek temasını sürdürerek gece gündüz dıştan içe, içten dışa çalışmasından bahsediyorum. Dünyayı sil baştan yorumlama çabasının ötesinde sanatın topyekun bir değişime yol açabilecek kudrete haiz olduğunun unutulmaması söz konusu burada.

Yüksel Arslan’ın artürleri tekrar tekrar bakmayı gerektirir. İnsan bedenini mezar taşıyla özdeşleştirir, fabrikalardaki iş kazalarını işaret parmağı kopuk sol el ile anlatır, bazı resimlerinde gazetelerden kupürler, Arapça yazılar vardır. Bir resminde şirket sahipleri dev gökdelenlerin arasındaki bir masanın etrafına oturmuş tartışmaktadır, masa yan yana dizilmiş, belki omuz omuza vermiş binlerce işçinin meraklı, şaşkın, öfkeli, bezgin yüzlerinden oluşmaktadır. Başka bir resimde yılan başlı penis şeklindeki piposuyla kendisini görürüz, başka bir resimde penis ve yumurtalıklar kulak olmuştur.

1960’ların başında Nietzsche’ye yönelir, 1967’den sonra Marx’a çevirir yüzünü. Marx’ın kitaplarını okumakla kalmaz, Marx hakkındaki tüm eserleri de okuyup inceler ve o dönemde 50’ye yakın artür yapar. Kapital serisi döneme damgasını vurmuştur.

1984’ten sonra çocukluğuna döner, yaşamının ilk yıllarında onu etkileyenler resmine sızmaya başlar. Aslında çocukluğunun geçtiği Eyüp’ü değil, Eyüp Camii’nin avlusu ve caminin arkasındaki o daracık kaldırımlı yolu özlediğini söyler bir röportajında. Sanat yaşamının ilk yıllarında Paul Klee, Freud, Rimbaud, Baudelaire’in etkisinde kalmıştır. İşte bu dönemde o yıllardan kalan tortunun etkisi görülür. Lacan’cı bir simgesel düzenden geriye doğru, imgesel düzene dönüş olarak da okunabilir o dönemin artürleri.

1986 sonrasında “İnsan” dizisi geliyor. Sinir sistemi en gelişkin varlık olan insanın doğaya hakimiyeti üzerine kafa yoruyor, aynı dönemde sinir hastalıklarını sanatsal gündemine taşıyor.

Dünya üzerinde bir çok sanatçının, sanatıyla bağdaşmıyormuş gibi görünen farklı malzemeleri kullandığı vâkîdir. Böylece alışılanın sınırlarını zorlayarak yaratıcılığa yeni bir boyut katmaya çalışmışlardır. Temelsiz bir yaratıcılık, ufku belirsiz bir yapıt, yönünü tayin edememiş metaforlar bir müddet sonra kendiliğinden berhava olur. Halbuki Yüksel Arslan’ın kan, bal, tereyağ, yumurta akı, sidik gibi malzemelerle resim yapmayı tercih etmesi, burjuvazinin resim sanatının temel malzemeleri olarak dayattığı boya, tuval, terebentin vb. maddeleriyle yaratılan kurmaca evrenin sembolik ifadesinin sınırlı olacağını düşünmesindendi zannımca.

Burjuvazi, resmi sanatsal bir verimden ziyade ticari bir meta olarak gündelik hayattan koparıp elit çevrenin ilgisine sunmuştur. Galeriler Benjamin’in sanatın sığınağı olarak gördüğü içmekanlardı, sanat eserinin teşhir edildiği ticarethanelerdir. Burjuvazinin görmezden geldiği her şey resmin konusu olmaktan çıkmıştır. Resmin çıplak gözle bakılma ihtimalini arttırmak için dünyanın bir noktasından diğer noktasına taşınması ve nihayetinde şayet muktedirlerin canını sıkmayacak ölçüde ise ulusal müzelerin dört duvarı arasına hapsedilmesi olağan kaderi addedilmeye başladı. Yüksel Arslan’ın resim anlayışı böyle bir tahakkümü reddetmenin neticesinde zuhur etmiştir. Paul Klee’nin “Ben bir düşünce ressamıyım” sözünü temellük etmişti.

Yüksel Arslan’ın ilk bakışta insanı irkilten artürleri kuru kuruya kışkırtıcılık niyeti taşımaz. Yekpare bir anlama sahip artürlerdeki detay zenginliği bakanda daha yakından ve daha uzun bakma isteği uyandırır. Yaratıcılığı karşısındaki şaşkınlık ve coşku yerini derin bir tefekkür ihtiyacına bırakır. Sloganların kısa, net ve çerçevesi belli anlam dağarcığına sıkışmış değildir resimleri.

Bir resme bakarken bakışımız hem biriciktir hem kollektif hafızanın, katıksız ideolojilerin hakimiyeti altındadır, hem de sanat otoritelerinin etkisinden kolay kolay kaçamaz. İyi sanatın, yüksek sanatın, kutsal sanatın ne olduğu tayin edildiğinden beri o bakış, yıkmak şöyle dursun pür estetiğin kavi duvarlarını aşmakta bile güçlük çeker.

Yüksel Arslan’ın sanata bakışı salt tek tarafa odaklanmış bir temayülü içermez. Batı’nın Breton’un temelini attığı ve Antonin Artaud’tan Rene Magritte’e bir çok sanatçının son şeklini verdiği gerçeküstücülüğüyle Doğu’nun gölge oyunları, minyatür gibi kadim sanatlarını harmanlamıştır. Çizginin dışına çıkmak, kabuğunu kırmak onun yol haritasını oluşturmuştur aslında. Nietzsche’den mülhem bu yasakoyucu tavır, Marx ile birlikte şekillenen sınıf bilinci, yaratıcılığın cevherini saran yosunları temizlemesine, özbenliğini her türlü yerleşik kaideden yalıtarak kendi yolunu inşa etmesine de vesile olmuştur. Akademi’ye gitmeyi reddetmesi de bunun göstergesidir aslında.

Burjuvazi destekli yapay sanat atmosferinin sığlığına karşın kendi kurallarıyla kendi sanat evrenini kurmuş bir sanatçıydı Yüksel Arslan. Somut ve soyut arasında, yapay ve doğal arasında kesin bir ayrım olmadığını göstermiştir bize. Kimliğini oluşturan öğeleri sanatına yansımaktan asla kaçınmamıştır ve cesur yaklaşımıyla özgünlüğün hakkını fazlasıyla vermiştir.

Gün onun artürlerine yeniden ve yeniden bakma günüdür, ta ki son bakışı yakalayana kadar!


@NarDogu