Pınar Doğu

09 Aralık 2017

Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak mı?

"Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak mı? Az sonra ölecekmiş gibi yaşamak mı? Yaşamın temel paradoksu bu"

Ölüm karşısındaki çaresizlik, insanoğlunun tüm trajedisi aslında. İyi bir yaşam sürebilmek için ölümü bazen unutmak bazen hatırlamak zorundayız. Ölümün kaçınılmazlığı nedeniyle zaman, hem bir ân hem de sonsuzluktur. Vademiz dolunca hepimiz öleceğiz. Eğer öyleyse, yaşam mı ölüme dâhil, yoksa ölüm mü yaşama dâhil?

 

Hepimiz birer ölüme-doğru-varlık mıyız, Heidegger’in deyişiyle?

 

Ölüm yaşanamaz, der Heidegger. Ölüm tecrübe edilemez değildir esasen. Ölüm tecrübesini aktarmak mümkün değildir sadece. Ölüm anının ve sonrasının dile dökülemezliği mutlak sonu korkunç hale getirir. Bilinemezliğin/ belirsizliğin bu tüyler ürperticiliği ölüm sonrasına dair varsayımlarla teselli bulmaya itmiştir tarih boyunca insanoğlunu. Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere kadar semavi teolojinin tarihi, aslında ölümün gizemini çözmeye, ölüm sonrasının sır perdesini kaldırmaya yönelik açıklamalarla doludur. Kutsal kitapların ölümle ilgili söylemlerinin, din alimlerinin tefsirlerinin yanı sıra ölüm, felsefenin de başlıca ve vazgeçilmez konularından biri olmuştur. 

Jeff Malpas ve Robert C. Solomon’un editörlüğünde hazırlanan Ölüm ve Felsefe, edebiyattan, Doğu mistisizmine, ezoterizmden metafiziğe kadar ölüm olgusunu muhtelif başlıklar altında tartışmaya açıyor. Konfüçyus’un dediği gibi, insan henüz yaşamı bilmiyorsa ölümü nasıl bilebilir?

 

Yaşam bir ölme sanatı mıdır aslında?

 

Bir yaşama sahip olup olmadığımız ölümlü ya da ölümsüz varlıklar olup olmadığımıza bağlı değildir Sartre’a göre. Ölüm iki ayrı sona tekabül eder: Bedenin işlevini yitirmesi ya da bir yaşamın sona ermesi. Beden artık canlılığını yitirse de bu, yaşamın sona erdiği anlamına gelmez. Yaşam geride kalanların ölümsüz hatıralarında devam eder, ta ki onlar da yaşamını yitirene kadar. Daha beden ölmeden yaşamı çoktan yitip gitmiş insanlar da vardır. Kendilerini ölmeden mezara koymuş kişilerdir onlar.

Ölümün bir son mu yoksa yeni bir başlangıç mı olduğu yüzyıllardır tartışıldığı halde, fani dünyanın nihayete erip öte dünyanın sonsuzluğunun başladığı bir geçiş ânına karşılık geldiğine dair kesinlik kazanmış bir açıklama hâlâ yok.

Tek tanrılı dinler ruhun ölmediğini söyler. Sonsuz bir alemin kapılarının açılmasıyla ruh, sonsuzluğa avdet eder. Hal böyleyken bile, imanı kuvvetli kişiler de ölüm korkusu taşır.

Ölüm, belirsizliği ve bilinemezliği nedeniyle her daim sır olarak kalmıştır. İnsanoğlunun ertelemek için çareler aradığı ebediyet yolculuğudur. Ölüme yüklenen anlamların çokluğu ve derinliği, insanın fikir yürütmeyi en sevdiği konulardan birinin ölüm olduğunu gösteriyor.

Nedir ölümü bu kadar netameli ve korkulu kılan? Madem ruh ölmüyorsa, insanoğlu ölümden niçin bu denli korkar? Ölümün denetlenemez, ertelenemez, zamansız bir durum olmasından dolayı mı? Hastalıklara bulunan çareler yaşam süresini uzatıp kalitesini arttırsa da, ölüm yine de kaçınılmazdır, mutlak sondur. Montaigne ölümden kaçmakla kendimizden kaçtığımızı söylemiyor muydu?

Hem şimdiki zamanı, hem geçmişi hem geleceği ölüme göre şekillendiren insanoğlu ölüm korkusunu yenmek amacıyla kendini yaşama kaptırmayı, anda kalmayı, dolayısıyla ölümü unutmayı tercih eder. Hatta bu unutuş öyle kendiliğinden, öyle doğallıkla gerçekleşir ki, insanoğlu tanıdığı veya tanımadığı birinin ölüm haberini almasa, yaşamın sonsuz olduğu yanılsamasına çoktan kaptırıvermiştir kendini.

Herkesin ölümünün aynı tesiri yaratmadığı muhakkak. Bir katilin ölümüyle bir bebeğin ölümüne farklı tepkiler veririz. Hiç tanımadığımız birinin ölümüyle yakınımızın ölümüne aynı üzüntüyü duymamız pek mümkün değildir. Her kim olursa olsun, birinin ölümüne duyarsız kalan kişi yadırganır. Genç yaşta ölen birinin kadersizliğine vah vah derken, uzun yaşayan biri son nefesini verdiğinde seksenini devirdi hiç olmazsa diye kendimizi telkin ettiğimiz görülmemiş şey değildir.

Ölüm cezası, hukuk ve ahlakın da alanına girer. Ölüm bilinci/ bilgisi, esasında yaşamı, dünyayı, insanı yeniden gözden geçirip anlamlandırmayı gerekli kılan bir olgu olarak yeni bir bakış açısı kazandırır.

Ölüm ve Felsefe’de ölümü bir dönüşüm enerjisi olarak gören Çinli felsefecilerin görüşlerine de epey geniş yer verilmiş. Klasik Çin’de ölüm, Yahudi- Hıristiyan geleneğinde olduğu gibi, insanın kibrine ve itaatsizliğine karşı bir ceza olarak görülmüyor. Doğu geleneğindeki “şeylerin dönüşümü” anlayışı ölümün Doğu ve Batı’da farklı algılandığını gösteriyor. Zhuangzi ve Daodejing’ın ölüme bakışını etraflıca ele alan yazılar var kitapta. Doğu geleneğinde ölüm bir son, ceza ya da lanet değil. Ölümü küçümsemek ya da ölüme gereğinden fazla değer atfetmek insanın hayata yenik düşmesiyle aynı anlama geliyor. ‘Uçta, ölçüsüz ve aşırı olanı reddetmenin’ bilgeliktir. Ölümden sonrasını aramayan insan üstündür. Daodejing Çince’de ölüm ve unutmanın kökteş ilişkisine değinerek gerçek ölümün bir kimse unutulduğu zaman vuku bulacağını söylüyor.

Bu anlayış, Klasik Çin’de oldukça yaygın. Si kelimesi ‘ölüm’ demek, anlambilim açısından aynı kelime “kuruyana dek suyu süzülmek” anlamına da geliyor. Zhuangzi’ye göre, ‘şu ya da bu olmaktansa yolculuğun tadını çıkartmak’ gerekiyor. “Şeylerin dönüşümü” temasından bir hayli etkilenen Zhuangzi’ye göre, ölüm insan formundan başka bir forma geçmek demek. İnsan formundan başka bir forma dönüşmek niçin korkutucu ve aşağılayıcı bir durum olsun ki? Bu, diğer canlıları küçümsemekle eş anlama geliyor.

Taocu metinlerden örnekler vererek ölümün nasıl algılandığına ve ele alındığına etraflıca değinen yazılar da mevcut kitapta. Ayrıca Tibet’teki Budist cenaze törenlerinde yüksek sesle okunan Tibet Ölüler Kitabı’ndan da bölümler iktibas edilmiş. Ölüm sonrası bilinç durumlarına dair en korkuncundan en harikasına kadar örnekler verilmiş. Aydınlanmaya giden yolda kişi ne Tanrı’nın kayırmasına ne Şeytan’ın engellemesine göre ilerler, mühim olan kişinin kendini tanımasıdır. Ölüm sonrası bilinç durumları ölenin kişilik yapısının simgesel karşılığı mıdır gerçekten? Tibet Ölüler Kitabı’nda tasvir edilen ‘ölüm sonrası deneyimler’le Freud’un rüya bilincinin özyapısı incelemesi arasındaki benzerlikler ve karşıtlıklar da oldukça ilginç. Tibet Budizminin ‘yeniden doğum’ kavramıyla Tibet Ölüler Kitabı’nın Freudcu ve Jungcu çözümlemeleri arasında organik bir bağ mevcut.

 

Batılı yazarların ölüm hakkında söylediklerinin özünde Doğulu filozofların görüşlerinin yer aldığını görmek mümkün Ölüm ve Felsefe’de. Heidegger bireyin varoluşunun hiçliğiyle karşılaşması anında yaşadığı Angst ile ‘soluğunun sıkıştığını’ söyler. Oturma meditasyonun savunucusu Dögen soluğun yükselişi ve alçalışı, sıklaşması ya da seyrekleşmesiyle, soluğun verilmesi ve alınmasıyla yaşam ve ölüm arasında bir ileti akışından bahseder. Shösan, kişi ölüm enerjisi tarafından bunaltıldığında soluk almasının güçleştiğinden söz eder mesela.

Ölüm ve Felsefe sayfalar boyunca, varlık ve yokluk üzerine düşünmeye sevk ediyor insanı.

Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak mı? Az sonra ölecekmiş gibi yaşamak mı? Yaşamın temel paradoksu bu.