Kıbrıs’ın yakın tarihini bilmek, adanın bugününe sağlıklı bakışın kapısını açar; sorumlu adımları da beraberinde getirir. Kıbrıslı Türklerin 1963 ile 1974 arasında 11 yıl kendi öz vatanlarında maruz bırakıldıkları büyük acılar, Kıbrıs gerçeklerinin 60 yılı aşkın bir süredir dünya gündeminden özenle kaçırılması, uluslararası müzakere süreçlerini karartmaktadır. Onlarca yıldır devam eden çözümsüzlüğün temelinde yatan en önemli sebep, sorunun geçmişte işlenen hukuksuzluklarla bağının koparılmasıdır.
Cenevre’de BM Genel Sekreteri Guterres’in başkanlığında geçen hafta yapılan ve çözüme dair elle tutulur hiçbir sonuç vermeyen gayri resmi toplantıyı da bu mercekten görmek ve anlamsız bir diplomatik etkinliğe dönüştüğünü söylemek herhalde abartı olmayacaktır.
Adanın hazin geçmişine, kuş bakışı da olsa, yeniden bir göz atılması aydınlatıcı olabilir.
Kıbrıs anlaşmazlığı adadaki Türklerin ve Rumların ve her birinin ana vatanları Türkiye ve Yunanistan arasında 1960’ta kurulan siyasi eşitlik dengesiyle uzun vadeli bir çözüme kavuşmuştu. Aslında Türkiye ile Yunanistan arasındaki denge Lozan’da 1923’te kurulmuş, Zürih ve Londra Antlaşmaları'yla 1959 ve 1960’ta Kıbrıs bağlamında teyit edilmişti. Ancak Kıbrıslı Rumlar bu dengeyi kendi lehlerine yıkmaya teşebbüs ettiler. Bu teşebbüs Kıbrıs’ı çözülmeyecek bir sorun haline getirdi.
Kıbrıslı Türkler halen Avrupa’da siyasi kuşatma halinde yaşayan yegâne halkı oluşturuyor. Haydut devletlerin toplumu dâhil, hiçbir ülke Kıbrıslı Türklerin on yıllarca maruz kaldığı ıstırabı çekmedi.
Türk toplumu 1963’te, eşit haklara dayalı Ortaklık Cumhuriyetinden silah zoruyla atılmalarından bu yana, kendi bölgelerinde siyasî yaşamlarını, serbest seçimlere dayalı demokratik yönetimlerle sürdürdü. 15 Kasım 1983’te “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”, Kıbrıs Türk halkının kendi kaderini tayin etme hakkına dayanılarak ve siyasî eşitliği vurgulanarak ilan edilmiştir. Bağımsızlığı Türkiye tarafından resmen tanındı. Ancak bu tanınmayı başkaları izlemedi. KKTC ve dolayısıyla burada yaşayan Kıbrıs Türk halkı bu tarihten itibaren siyasî bakımdan dünyadan tecrit edildi. Böyle bir tecrit ahlakî bakımdan vahim bir yanlışlık olduğu gibi, aynı zamanda siyasi bakımdan verimsiz, hatta bölgesel ve küresel istikrarsızlık ve belirsizliklere kapı aralayan bir tasarruf.
Avrupa Birliği, kendi koyduğu kuralları bizzat kendisi ihlal ederek çözümlenmemiş bir uluslararası anlaşmazlığa taraf olan Kıbrıslı Rumları “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında tanıdı ve diğer tüm adaylardan Birliğe üye olabilmek için aday ülkenin önce, sınır anlaşmazlıklarını çözme koşulunu yerine getirmesini isterken; Kıbrıslı Rumları, Birliğe tam üyeliğe 1 Mayıs 2004’te kabul etti.
Oysa, BM Genel Sekreteri Annan, Türk ve Rum halklarına AB’ye üye olmak için kendi adını taşıyan “Kapsamlı Çözüm Planı" önerisini kabul etme koşulu getirmişti. Kıbrıs Türk halkı Nisan 2004’te yapılan referandumda bu planı açık arayla aynen kabul ederken, Rum tarafı reddetti. Ama buna rağmen üyeliğe kabul edildi. Türkler ise sırf reddedilmekle kalmadı aynı zamanda ticaret ambargosuna maruz bırakıldı.
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin, iki toplum ve her birinin anavatanları arasında dengeyi sağlayan 1959-1960 Zürih- Londra Antlaşmaları'nı çiğnediği halde, Kıbrıs’ın tek temsilcisi olarak tanınması vahim bir diplomatik hata olarak tarihe geçti.
Çünkü bu suretle Kıbrıslı Rumlar, adada barışın teminatı olan Türklerle eşit haklar temelinde siyasî yetki paylaşımı yerine, gayri meşru tanınmayı tekelleştirerek sahiplenmeye devam etmekle hiçbir şey kaybetmeyeceklerini gördüler.
Böylece Avrupa Birliği, Kıbrıs sorununu kendi siyasî yapısı içine dâhil ederek, bir yandan Türklerin meşru haklarını ayaklar altına alırken, bir yandan da adada bugüne kadar süren çözümsüzlüğün baş mimarı haline geldi.
Önümüzdeki dönemde Kıbrıs sorunun çözümüne dair çabaların, şimdiye kadar olduğu gibi, Kıbrıs Rum ve Yunanistan cephesinin BM ve AB’yi devreye sokmasıyla devam ettirileceği kuşkusuzdur.
Bu arada Türklerin kabul ettiği ve Rumların reddettiği Nisan 2004 Referandum sonuçlarından sonra Kıbrıslı Türklerin hâlâ ambargo altında yaşamaya mecbur bırakılmaları, uluslararası toplumun bir yüz karasıdır. Bu sonucun Yunan diplomasinin bir bakıma maharetini yansıttığı, Türk diplomasisinin ise sonuç almada yetersiz kaldığını gösterdiği söylenebilir. Bununla beraber ilerideki çözüm çabalarının, her ne kadar artık tarihe karışmışsa da Annan parametrelerinin çok dışında kalan bir zemine oturmasının mümkün olmayacağı bu vesileyle ortaya çıkıyor. Kalıcı bir çözümün, Türkiye'nin fiili garantisi, egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü gibi Rumların asla kabul etmeyeceği unsurlara dayandığı hatırlanınca, söz konusu çabaların olumlu bir sonuca ulaşması imkan dahilinde görünmüyor.
Bu karamsar perspektif ise Türkiye’ye hem ahdî bir sorumluluk hem de siyasî bir risk yüklüyor.
Dünya, Rum liderliğinin inhisarcı, ırkçı ve benmerkezci siyasetine prim vermeye devam ettikçe, Rumların egemenlik paylaşımını reddetmeyi sürdürecekleri ve Avrupa Birliği'nin de ada Türklerine karşı uyguladığı düşmanca tutumunu terk etmeyeceği açık. Bu durumda Kıbrıs sorunun da süratle iki devlet temelinde bir çözüme doğru yol almaya devam edeceğinden kimse şüphe etmesin.
Türkiye, KKTC'yi bu yolcukta da asla yalnız bırakmayacaktır.
Kıbrıs sorunun yakın geçmişinde unutulmaması gereken bir nokta da şudur:
3 Nisan 2003 tarihli AB Genişleme Antlaşmasına Ek-10 No.lu Protokol Kıbrıs’ın mevcut üyeliğinin geçici bir durum olduğunu söyler ve çözüm geçekleşene kadar AB mevzuatının sırf güneyde geçerli olacağını belirtir. Birlik aynı zamanda bu mevzuatın, adanın bütün yurttaşlarının yararına olmasının altını çizer. Bu zaman zarfında AB’nin Ada'nın kuzeyinde yaşayan Türklerin de kalkınmasına katkıda bulunmasını ve Kıbrıs’ın entegrasyonu için özel bir ticaret rejimi uygulanmasını ve AB’nin Ada'nın kuzeyine doğrudan yardım yapmasını ve BM’nin de bu süreci desteklemesini öngörür.
Söz konusu protokolün ikinci maddesi bunların yerine getirilmesi için Komisyon'un Konsey’e öneride bulunmasını istedi ve AB Bakanları Konseyinin Komisyona doğrudan ticari yönetmenliğini ve Kuzey bölgesiyle doğrudan ulaştırma yönetmenliğini çıkarmasını ve ayrıca Kuzey’e koşulsuz yardımların başlatılmasını talep etti. Komisyon ise, Konsey'in bu talebini görmezden gelerek ne doğrudan ticarî yönetmenliğini ve ne doğrudan ulaştırma yönetmenliğini çıkardı. KKTC’ye yardım ise kısıtlı ve koşullu olarak başlattı. Başka ifadeyle AB, bir kere daha, verdiği sözleri tutmadı. Ancak AB bununla da kalmadı. AB Parlamentosu, Türkiye’den Gümrük Birliği Ek Protokolün onaylanmasını isterken Ek Protokolü kendisi de onaylamadı.
Yukarıda özetlenmeye çalıştığımız gelişmeler, Türkiye’nin uluslararası antlaşmalara harfiyen uyduğunu ve bu antlaşmaların kendisine verdiği hakları kullandığını, Avrupa Birliği’nin ise Kıbrıslı Türklere ayrımcılık yapanların ve onları tecrit etme siyasetini benimseyenlerin tarafını tutmayı sürdürdüğünü orta koyuyor. Bu yol salim bir yol değil.
Kıbrıs konusunda kalıcı çözüme yönelik uzun vadeli antlaşmalara saygı duyulmazsa bu antlaşmalar, orijinal hedeflerine ters düşebilecek şekilde yorumlanabilirler. O zaman Kıbrıs sorununu çözme çabaları boşa düşer. Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti'ne vücut veren 1959-60 Zürih ve Londra Antlaşmaları sıradan antlaşmalar değildir. BM’ye tescil ettirilen, riayeti mecburî uluslararası hukukî metinlerdir. Bu antlaşmalara uyulması zarurîdir.
Cenevre’de BM Genel Sekreteri Guterres’in başkanlığında 18 Mart’ta yapılan toplantıya geri dönecek olursak, görüşmeler sonunda yayınlanan ortak bildiride, her ne kadar toplantının “anlamlı” geçtiğine dair katılımcıların diplomatik ifadelerine yer verilmiş olsa da söz konusu toplantıda sorunun 60 yıldan sonra bugün geldiği noktadan bir adım dahi ileri götürülemediği anlaşılıyor.
Uluslararası alanda şu sırada bir yandan Ukrayna ve Gazze’de dünya barış ve güvenliğini tehdit eden kanlı savaşlar devam ederken Avrupa, Orta Doğu ve Asya’da, bölge ülkelerinin mukadderatını ilgilendiren devasa sorunlar yaşanıyor.
ABD’de yeni Başkan Trump inanılması zor siyasî tutum ve davranışlarıyla yarım yüzyıllık Batı İttifakı'nı belirsizliklere sürüklemekte. Trump, İttifak partnerleri olan AB üyelerinin sırtından Rusya Devlet Başkanı Putin’le ikili görüşmeler gerçekleştirmekte ve yerleşik dünya dengelerini alt üst etmektedir.
Uluslararası ilişkilerin, istikrarsızlıklar ve belirsizliklerle dolu olduğu böyle bir sırada, Kıbrıs gibi, 60 yıldan beri dünya barış ve güvenliğine ciddi ve acil bir tehdit yaratmayan bir sorun için BM Genel Sekreteri Ada’daki iki toplum temsilcileri ve üç garantör ülke arasında Cenevre’de bir toplantıya başkanlık etti. Birleşmiş Milletler’in bu kadar kritik bir uluslararası konjonktürde en yüksek düzeyde böyle bir teşebbüsünün izah edilebilir bir yanını görmek kolay değil. Tek neden, Yunanistan’ın her ne pahasına olursa olsun Kıbrıs sorununu dünya gündeminden asla düşürmemek ve KKTC’nin varlığının tanınmaması için on yıllardan beri inatla izlediği politikalar olmasın?