Oya Baydar

19 Ocak 2016

Dicle’nin mübârek gözyaşları

Değil gün, saat bile geçirmeden çatışmalar sona erdirilmezse, bu şiddet ve cinnet doğudan batıya ülkeyi ele geçirecek

Ağlayabilen insanları, hele de gözyaşlarından utanmayan erkekleri severim, saygı duyarım. Sulu zırtlak, histerik ağlaçkalıktan değil, yüreği şişiren, vicdanı kanatan acının gözyaşı olup akmasından söz ediyorum.

Demokratik Toplum Kongresi’nin Eşbaşkanı, Kürt hareketinin cefakâr ve saygın adı Hatip Dicle Cumhuriyet’ten Selin Ongun’a konuştu. “İçimizden acıdan başkası geçmiyor” diyor Dicle. “Her iki tarafta da aklın mantığın sesi duyulmaz oldu (…..) Feryad ediyorum, yazık, hepimize yazık! Başaramadık, biz halkımıza, halklarımıza barışı hediye edemedik!” derken gözyaşlarına hâkim olamıyor, gözlüklerini çıkarıp süzülen yaşları silmeye çalışıyor.

Yıllarını Kürt halkının hakları için mücadeleye ve barışın sağlanmasına vermiş nice cesur, saygın, vicdanlı insanın, koca koca adamların, son dönemlerde yaşananları aktarırken ağladıklarını gördüm. Gözyaşlarımı onlarınkine kattım; gözyaşlarımız bizi birbirimize bağlayan en son köprü gibi geldi bana. Acıda ve çaresizlikte ortaklaşmanın derin kederi…

 

Bu savaş, halkların acısını
içinde duymayanların savaşı

 

Devlete, devletin başına, iktidara sorarsan doğuda-güneydoğudaki savaş, vatanın bölünmez bütünlüğü uğruna bölücü terör örgütüne karşı sürdürülüyor. Kandil’de ifadesini bulan çeşitli silahlı yapılara (KCK, YDG-H,YJA-STAR, vb.) bakarsan, mücadeleleri Kürt halkının kurtuluşu, özgürlüğü, mutluluğu için. Her ikisine cevap, Hatip Dicleli’nin feryadında ve gözyaşlarında gizli. Varılan noktada bu savaş; çoluk çocuk, yaşlı genç bütün insanları, Kürt, Türk, diğer bütün halkları perişan ediyor; sadece hayatları değil yaşam sevinçlerini, gelecek umutlarını, daha iyi bir dünya özlemlerini karartıyor. Gidin bölgeye, gözlerinizle görün, yüreklerinizle duyun; huzurlu, mutlu, umutlu tek bir insana rastlayabilir misiniz ? Artık yeter, barış istiyoruz diye feryad etmeyen tek bir kişi bile bulabilir misiniz?

Son hendek kapatılana, son terörist temizlenene kadar diyor devlet. Onca ölüm, onca şehit cenazesi, onca yetim, onca yıkım, hendeklerin öte yanında olsalar da her biri gencecik bir fidan, başka koşullarda bir umut olabilecek onca çocuk, onca genç muktedirlerin umurunda bile değil. İnsanların acısı, kayıpları, gözyaşları, şehit cenazeleri kamuoyunun öfkesini kabartmak, savaşı haklı çıkarmak için kullanılan propaganda malzemesinden ibaret. Şiddete başvurarak, zulmederek, bire kadar kırarak sorunu çözebileceklerini sanıyorlar.

Kürt halkının özerkliği, hakları, özgürlüğü için savaşıyoruz, diyor PKK’nın komutanları. Ne kendi halklarından sivil ölümler, ne kırılan gencecik çocuklar, gerillalar, ne yakılıp yıkılan kentler, harap mahalleler, ne yüreklerdeki yaralar umurlarında. 50 santim boyunda küçücük tabutlar, babalarının tabutunun yanında musalla taşına konuyor, cenazeler sokaklarda kalıyor, görmüyorlar. Ashâb-ı kehf (yedi uyuyanlar) misali, otuz yıl öncesinin silahlı hareketinin zihniyet ve stratejisini (zindanda tecritte de olsa çağı, dünyayı ve ülkeyi kendilerinden fersah fersah ilerde yorumlayabilen Önderleri Öcalan’a rağmen) büyük kayıplarla sürdürüyorlar.

 

Vatan için savaş değil,
halk savaşı da değil…

 

Savaşan taraflar gerçeğin bütününü göremezler. Herbiri kendi bulunduğu noktadan bakar, kendi güvendiği kaynaklardan bilgilenir, o gözlüklerle görür, işine gelmeyen doğrulara, hesabına gelmeyen gerçeklere kulaklarını tıkar, kendine haklılıklar üretir.

İktidarın “vatanın bölünmez bütünlüğü” için sürdürdüğü savaş her geçen dakika, her ölümde, her yıkımda vatanı ve halkları bölüyor. Her zulümde, her ölümde hendeklerin öte yanında savaşanların sayısı artıyor, yaşları küçülüyor. Kürt insanı her gün biraz daha çaresizleşirken, devletten ve ortak vatandan biraz daha kopuyor. Umutsuzluk, Dağ’ı ve intikamcı duyguları besliyor. İstihbarat kaynakları devlet ve iktidarın başındakilere farklı yansıtsalar da, Bölge halkının ezici çoğunluğu başına gelenleri örgütten çok devlete fatura ediyor. Çünkü devlet şiddetinin yüz yıllık geçmişi belleklere kazınmış durumda. Çünkü, tam da çözüm ve barış umutları yükselmişken, iktidarın masayı neden devirdiğini anlayamıyor.

Öte yandan PKK’nin, Rojava kantonları hevesiyle giriştiği savaşın en büyük, en acı maliyetini uğruna savaştıklarını söyledikleri Kürt halkı ödüyor. Kimileri öyle görmek, öyle göstermek istese de bölgede halk savaşı değil, savaşın ortasında kalmış, iki ateş arasında bir halk var. Üstelik sadece yoksullar değil, mesela Diyarbakır gibi gelişmiş, sınıflaşmış bir kentteki orta sınıf, iş dünyası ve de aydınlar aynı ateşte yanıyorlar. Evet; dağdaki ya da hendeklerdeki çocuklar onların çocukları, yakınları; yürekleri onlarla birlikte. Evet; devlet şiddetini onlar da iliklerinde duyuyorlar ve karşılar. Ama “halk savaşı” değil, eşit haklı yurttaşlar olarak barış ve huzur içinde yaşamak istiyorlar. Militan kesimlerin sesi silah seslerine karışınca diğer sesleri bastırıyor. Sıradan vatandaş iki ateş, iki baskı, iki duygu arasında çaresiz, geleceğinden endişeli, umutsuz.  

Ne çatışmalar sürdükçe halk örgütten kopuyor, devlete (siz AKP olarak anlayın) yaklaşıyor diyenlere, ne de gençlerin kahramanca savaşı halk savaşına dönüşüyor diyenlere inanın. Acı gerçek Hatip Dicle’nin feryadında. Değil gün, saat bile geçirmeden çatışmalar sona erdirilmezse, bu şiddet ve cinnet doğudan batıya ülkeyi ele geçirecek. Feryadımız ve gözyaşlarımız bunadır.