Oya Baydar

24 Nisan 2023

Bir insanın ömründen 2000 gün çalmanın bedeli nedir?

Bu yazı sadece sevgili Osman’a selam gönderme, uğradığı haksızlığı, hukuksuzluğu hatırlama ve hatırlatma yazısı değil; ülkemizin, toplumumuzun, hepimizin utancının yazısı

Osman Kavala 2000 gündür tutuklu.

Hangi gerekçeyle? Hangi suç isnadına, hangi delillere dayanarak?

Bu soruların, onu yargılayan ve mahkûm edenler dahil herkesin bildiği cevabı: korkuların ve kindarlığın esiri iktidarın emri ve keyfî müdahalesidir. Kavala davası, sadece yargının taraflılığının ve bağımlılığının değil, Türkiye’de insan haklarının, özgürlüklerin ve demokrasinin nasıl yok edildiğinin de bire bir fotoğrafıdır.

Osman’ın, Silivri’deki zorunlu ikameti 6 yıla yaklaştı. 65 yaşını geçen yıl Silivri’deki hücresinde kutladı. "Kutladı" sözcüğü lafın gelişi, tamamladı demek daha doğru. Birilerinin emri ile işinden, evinden, ailesinden, dostlarından, arkadaşlarından, sivil toplum faaliyetlerinden, ülke insanlarına hizmetten koparılmasının üzerinden 2000 gün geçti. "Silivri soğuktur" diye sözde espri yapan AKP milletvekili hanım ve benzeri vicdansızlara inat ne soğuğa ne haksızlığa ne de yalnızlığa yenildi. Umudunu ve direncini koruyarak dimdik duruyor.  

Aynı zorbalık ve keyfilikle hukukun ırzına geçilerek, uluslararası sözleşmeler, yasalar ihlal edilerek içerde tutulan Selahattin Demirtaş’ın, Figen Yüksekdağ’ın, Gültan Kışanak’ın tutuklulukları da 7 yıla yaklaşıyor. Onlar gibi, tümüyle siyasî nedenlerle tutuklanmış, hukukun h’siyle ilgisi olmayan yargılamalarla mahkûm edilmiş niceleri var. Tümünün adını sayamadığım, İslamo- faşizan dönemin iktidar ve yargı mağdurlarının sembolü haline gelmiş birkaç isimle yetindiğim için beni affetsinler.  

Bu insanların, sadece birilerini korkuttukları, birilerinin keyfini kaçırdıkları, iktidarlarını tehdit ettikleri için hayattan ve bizlerden koparılmalarına, rehin alınmalarına, hukuk skandalı karar ve uygulamalarla içerde tutulmalarına isyan ediyorum. Böyle bir suçu vebalini yüklenenlerin nasıl rahat uyuduklarını da anlayamıyorum. Cezasız kalacaklarını düşündükleri içindir belki de. Ama kalmamalılar.

Kavala davası sadece yargının değil toplumun utancıdır

Osman Kavala 2000 gündür tutuklu. Ama bu yazı sadece sevgili Osman’a selam gönderme, uğradığı haksızlığı, hukuksuzluğu hatırlama ve hatırlatma yazısı değil; ülkemizin, toplumumuzun, hepimizin utancının yazısı…

Kavala davası tarih önünde muktedirlerin, yargının, Türkiye’nin bir döneminin alnına çalınmış kara lekedir. Ancak Osman’ın yıllarının çalınmasında, başta içinden çıktığı iş dünyasının, hangi kesimden hangi ideolojiden olursa olsun hak hukuk diyen siyaset erbabının, hukukçu camiasının, bu ülkenin aydınının, yazarının çizerinin, sivil toplumun, hepimizin payı yok mu, diye sormaktan da alamıyorum kendimi. Çaresizlikten doğan öfkem yüzünden, uluslararası ve ulusal çapta dayanışma çabalarına haksızlık ediyorum belki. Ama "vah vah", "yapmayın etmeyin" demekle yetinip davaya yeterince sahip çıkamamış, keyfiliğe ve hukuksuzluğa karşı yeterince güçlü mücadele verememiş, muktedirlerin iradesine karşı tek ses, tek vücut olarak dikilememiş olma duygusunun ağırlığından da kurtulamıyorum.

Bu suçun mutlaka cezası olmalı

Hırsızlık yasalara göre suçtur. Bu adaletsiz, vicdansız düzende devlet bütçesinden yani hepimizin cebinden milyarlar çalan büyük hırsızlar muteber iş adamı olarak iktidarın koruyup kollaması altında semirirken açlıktan ekmek çalan çocuklar bile yargılanıp hüküm giyiyor. Peki, insanların ömründen çalmaktan daha büyük hırsızlık olur mu? Osman’ın, Demirtaş’ın, Kışanak’ın ve diğer bütün arkadaşlarımızın, özellikle "Allah’ın lütfu darbe"den bu yana yıllardır suçsuz günahsız hapislerde çürütülen insanlarımızın özgür yaşam haklarını gasbedenler, onların ömürlerinden çalanlar cezasız mı kalacaklar?

Yağma yok!..

Kaç kez beraat etmesine rağmen, AHİM’in hak ihlâli kararlarına rağmen tahliyesine engel olarak Osman Kavala’nın ömründen 2000 gün çalanların tümü: mevkilerinden yararlanarak yargıya müdahale edenler, yargı bağımsızlığını ihlal edenler; Anayasa hükmüyle bağlı olunan uluslararası sözleşmelerin ve kurumların kararlarına uymayanlar, mahkûmiyet veya tutuklama kararlarının altında imzası olan yargı erbabı, savcılar, hakimler, ömürden gün çalma suçuna iştirak eden kim varsa, tümü suçlarının  kefaretini  hem kamu vicdanında hem de yargı önünde ödemelidir. Ödemelidir ki bu ağır suç bir daha işlenmesin, ödemelidir ki insanların ömründen çalmak, özgürlüklerinden mahrum bırakmak bu kadar kolay olmasın ve cezasız kalmasın.

İktidara talip olanlar sorumluluklarını yüklenmeli

İktidara talip olan, kendilerine umut bağlanan Millet İttifakı içi boş demokrasi ve özgürlük söylemleriyle yetinmemeli, ömürleri çalınanların acil tahliyesini vaat etmelidir. Daha önce de yazdığım gibi siyasî af vaadi Millet İttifakı’nın demokratik topluma vereceği güvencedir. Ve yine yazmaya çalıştığım gibi, asında bu bir af değil, mevcut iktidar ve devlet adına mağdurlardan özür dilemek olacaktır.

Özür dilemek iyidir, toplumun da haksızlığa uğramış yargı mağdurlarının da yüreğine su serper. Ancak suçun bedeli olmalı, suçlular bedel ödemelidir. Adalet Bakanlığı’nın bütçesinden çıkacak birkaç kuruş tazminatla değil, çünkü ömürlerden çalınan yıllar, günler, saatler maddiyatla ölçülmez. Hukuksuz yargı kararlarının bütün müsebbipleri, en tepeden en genç savcıya, hakime kadar, suçta payı olan herkes hak ettiği cezaya çarptırılmalıdır.

Tutuklamalardan, intikam yargılamalarından, yaşadığımız bu karanlık dönemin muktedirlerinin kötücül yöntemlerine benzer işlerden söz etmiyorum. Fazlasıyla gerilmiş, cepheleşmiş bu toplumda daha fazla gerginliğe değil sükûnete, iyiliğe, adalete ihtiyacımız var. Ancak, yöntemini ben bilemiyorum ama hukuksuzlukta payı olan herkes, kendi kurumları çerçevesinde soruşturulup, kararları incelenip yaptıkları hukuksuzluklar o kurumun kurallarınca cezalandırılabilir. Meslekten men, konum ve rütbe indirimi, mağdur ettiği kişilerden özür, vb. düşünülebilir.

Yargı bağımsızlığını yok eden; hak, hukuk, adalet ilkelerini toplumsal bilinçten ve vicdandan kazımaya çalışanlara, yani suçun aslî faillerine gelince… Onların iktidardan düşmeleri, tarihe siyasî emelleri ve iktidarları uğruna insanların ömründen çalanlar olarak geçmeleri, kamuoyu nezdinde suçluluklarının tescili yeterli ceza olabilir mi?

Politik davranayım, kendimi kollayayım, bilmiyorum diyeyim…

Oya Baydar kimdir?

Oya Baydar, subay bir baba (Ahmet Cevat Baydar) ve Cumhuriyet'in ilk öğretmenlerinden Behice Hanım'ın kızı olarak 3 Temmuz 1940'ta İstanbul / Kadıköy'de doğdu. Politik mücadele yıllarında içinde bulunduğu yapılara karşı da eleştirel bakışını esirgemeyen açık sözlü tavrıyla özgül bir etki yaratan; görüş, eleştiri ve önerileri her kesimde takip edilen yazar, Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi'ni bitirdi.

Edebiyat hayatına esas itibarıyla 17 yaşında lise öğrencisiyken yazdığı ve Hürriyet gazetesinde tefrika edilen Umut Yolu adlı romanla atıldı. Françoise Sagan'ın Bonjour Tristesse romanından etkilenerek kaleme alınan bu roman, gazete tarafından ismi değiştirilerek Kalbimin Aradığı Erkek adıyla basıldı ve Baydar çok genç bir yazar olarak gazetedeki ilanlarda "Türkiye'nin Sagan'ı" olarak tanıtıldı. Baydar, gazete sayfalarında kalan bu romanını daha sonra kitap halinde yayınlamadı.

1960'ta lise son sınıftayken -kendisine okuldan atılma sıkıntısı da yaşatan- Allah Çocukları Unuttu romanını yayımladı. Baydar'ın ikinci romanı Savaş Çağı Umut Çağı (1963), ilk basımından yaklaşık 40 yıl sonra, 2010'da Savaş Çağı Umut Çağı: Bir Yirmi Yaş Güncesi adıyla yeniden yayımlandı.

Biri tefrika olarak Hürriyet gazetesi sayfalarında kalan, diğer ikisi ise kitap halinde basılan bu üç romanın ardından Oya Baydar, gazetecilik ve politik mücadele içinde geçen yaklaşık 30 yıl edebî eser kaleme almadı.

Hürriyet gazetesinde tefrika edilen romanından aldığı telif ücretiyle Paris'e gitti, orada sosyalist çevrelerle iletişime geçti. Paris'te kurduğu iletişimin etkisiyle sosyoloji okumaya kadar verdi.

1960'ta girdiği İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü 1964 yılında bitirdi. Aynı yıl sosyoloji bölümüne asistan olarak girdi ve "Türkiye'de İşçi Sınıfının Doğuşu" konulu doktora tezine başladı. Doktora tezinin Üniversite Profesörler Kurulu tarafından iki kez reddedilmesi üzerine, öğrenciler bu olayı protesto etmek için üniversiteyi işgal ettiler. Bu olay Türkiye'de ilk üniversite işgali eylemi oldu.

1966'da Türkiye İşçi Partisi'ne (TİP) üye oldu. Bir süre, ABD'de Columbia Üniversitesi'nde, sosyal bilimlerde istatistik yöntemleri konusunda çalıştı. 1969-70 arası Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde asistanlık yaptı.

Toplumsal hareketliliğin yükseldiği, Türkiye'nin sosyalist düşünce ve örgütlenmeyle tanıştığı 1960'larda, edebiyatı tümüyle bırakıp toplumsal-siyasal yapı araştırmalarına yöneldi ve sosyalist hareket içinde aktif oldu. Sosyalist Parti İçin Teori ve Pratik (1970-71) dergisinin kurucuları arasında yer aldı.

12 Mart 1971 askeri darbesi sırasında Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ile Türkiye İsçi Partisi (TİP) üyesi olduğu için tutuklandı ve üniversiteden çıkarıldı.

Bu dönemde Yeni Ortam ve Politika gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı (1972-79). Eşi Aydın Engin ve Yusuf Ziya Bahadınlı ile birlikte İlke dergisini kurdu ve Türkiye Sosyalist İşçi Partisi'nin (TSİP) kuruluşuna katıldı.

Yazılarıyla ilgili olarak hakkında eski Türk Ceza Kanunu'nun 312, 142 ve 159. maddelerinden 30 dolayında dava açıldı. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sırasında bulunduğu Almanya'dan Türkiye'ye dönemedi ve 12 yıl boyunca Almanya / Frankfurt'ta siyasi göçmen olarak yaşadı. Bu yıllarda Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde, Sovyetler Birliği'nde, Moskova'da bulundu.

Baydar, sürgün yıllarının ardından 1992'de Türkiye'ye döndü. Tarih Vakfı ile Kültür Bakanlığı'nın ortak yayınları olan "İstanbul Ansiklopedisi"nde redaktör, "Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi"nde yayın yönetmeni olarak çalıştı.

Yeniden döndüğü edebiyatta ardı ardına yayımladığı öykü ve romanları ile çok sayıda ödül kazandı. Elveda Alyoşa ile 1991 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Kedi Mektupları adlı kitabıyla 1993 Yunus Nadi Roman Ödülü'nü, Sıcak Külleri Kaldı romanıyla 2001 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı, Erguvan Kapısı'yla 2004 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'nü, Çöplüğün Generali romanıyla TÜYAP Kitap Fuarı'nda 2009 yılı Dünya gazetesi yılın telif kitabı ödülünü aldı.

İtalyan Carical Vakfı tarafından verilen "Akdeniz Kültürü Ödülü"ne 2011'de Hiçbir Yere Dönüş adlı romanıyla Oya Baydar layık görüldü.

Sıcak Külleri Kaldı romanı ile de 2016 yılının Fransa / Türkiye Edebiyat Ödülü'nün de sahibi oldu.

2001'de Türkiye Barış Girişimi'nin kurucusu ve sözcüsü olan yazar, aynı zamanda PEN Yazarlar Birliği üyesi.

Kitapları 23 dilde yayımlanan Oya Baydar, kuruluş günlerinden itibaren T24'te köşe yazıyor, İstanbul'da ve Marmara Adası'nda yazmayı sürdürüyor.

ESERLERİ

Roman

Allah Çocukları Unuttu (1960)
- Savaş Çağı Umut Çağı (1963)
- Kedi Mektupları (1997)
- Hiçbiryer'e Dönüş (1999)
- Sıcak Külleri Kaldı (2000)
- Erguvan Kapısı (2004)
- Kayıp Söz (2007)
- Çöplüğün Generali (2009)
- O Muhteşem Hayatınız (2012)
- Yolun Sonundaki Ev (2018)
- Köpekli Çocuklar Gecesi (2019)
- Yazarlarevi Cinayeti (2022)

Deneme

- Surönü Diyalogları (2016)

Öykü

- Elveda Alyoşa (1991)
- Madrid'te Ölmek
- Mırınalı Madride (2007)

Anlatı

- Bir Dönem İki Kadın: Birbirimizin Aynasında (Melek Ulagay ile, İstanbul 2011) Yetim Kalacak Küçük Şeyler (2014)
- Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk
- Oya Baydar ile Nehir Söyleşi (Ebru Çapa ile, 2018)
- 80 Yaş Zor Zamanlar Günlükleri (2021)