Osman Elbek

20 Ekim 2019

Sessiz ve kimsesiz

Hekimi, hemşiresi ve bir bütün olarak sağlık camiası bugün farklı gerekçelerle ölüyor... Tıpkı bu ülkedeki diğer çalışanlar gibi...

Haberiniz oldu mu; Sakarya'nın Adapazarı ilçesinde Kürtçe konuştuğu için linç edilip silahla vurulan 19 yaşındaki Şirin Tosun, 50 gündür tedavi gördüğü Adapazarı Devlet Hastanesi'nde geçen hafta öldü.

Yaşaması zordu zaten bu ülkede. Ne de olsa işçiydi; hem de mevsimlik işçi. Bu yetmezmiş gibi üstüne üstlük Kürttü. Ölüm ondan başka kimi bulacaktı ki?..

Bu ülkede Şirin Tosun yalnız değil elbette. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG), yılın ilk dokuz ayında en az 1320 işçinin yaşamını yitirdiğini açıkladı birkaç gün önce.

Başka bir ifadeyle; 2019 yılının ilk dokuz ayında her gün ortalama 5 işçi ölmüştü bu ülkede.

Sessiz ve kimsesiz...

Engels'in sözcükleriyle soracak olursak; bir insan, bir başkasına ölüme yol açan bedensel zarar verdiği zaman buna "adam öldürme" diyorsak, saldırgan, vereceği zararın öldürücü olduğunu önceden biliyorsa o zaman bu ölüme "cinayet" diyorsak bu ülkede her gün 5 çalışanın ölümüne ne ad vereceğiz?

Yanıt da Engels'ten gelsin:

"Toplum binlerce insanı yaşamın gereklerinden yoksun bıraktığı, içinde yaşayamayacakları konumlara soktuğu, bu binlerce mağdurun yok olacağını bildiği ve gene de bu koşulların sürmesine izin verdiği zaman, toplumun yaptığı, bir bireyin yaptığı gibi cinayettir; örtülü, kasıtlı cinayettir; hiç kimsenin kendisini savunamadığı bir cinayettir; kimse katili görmediği için, mağdurun ölümü doğal göründüğü için cinayet gibi olmayan cinayettir; çünkü suç bir şeyi yapmaktan çok yapmamanın sonucudur. Ama cinayettir." (Engels F, İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu, Sol Yayınları, 1997).

İSİG'in yayınladığı son rapora göre yılın ilk dokuz ayında ölen işçilerin yüzde 7'si göçmen/mülteci işçi. Garip olan Eylül ayında ölen işçiler arasında hiç Suriyeli yok. Hiç kuşku yok ki bu durum uygulamaya konulan yeni politikalar nedeniyle Suriyeli işçilerin çalışmasının kısıtlanması ve akıbetlerinin duyulmaması anlamına geliyor.

Öte yandan Eylül ayında ölen 145 işçinin 11'i kadın (yüzde 8), 6'sı çocuk (yüzde 4).

Eylül ayında meslek hastalığı nedeniyle yaşamını yitirmiş sadece 1 işçi var. Oysa Uluslararası Çalışma Örgütü ve Dünya Sağlık Örgütü, meslek hastalığına bağlı ölümlerin, iş kazalarına bağlı ölümlerden çok daha fazla olduğunu ifade etmekte. Ancak Türkiye'nin olmayan işçi sağlığı hizmetleri nedeniyle meslek hastalıkları ve bu hastalıklara bağlı ölümler ne yazık ki bilinmiyor.

İSİG'in verilerine göre işçilerin ölüm nedenleri sırasıyla trafik/servis kazası, yüksekten düşme, ezilme/göçük, kalp krizi, elektrik çarpması ve intihar olarak sıralanmakta. Eylül ayında saptanan intihar oranı yüzde 6.

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın Aralık 2018 yılında yayınladığı "Çalışma Hayatı İstatistikleri"ne göre; 2017 yılında programlı ve program dışı teftişler sırasında 217 iş kazası ve 18 meslek hastalığı tespit edilmiş. İncelenen iş kazalarının yüzde 31'i ölüm ve yüzde 10'u uzuv kaybı biçiminde sonuçlanmış.

Sosyal Haklar Derneği Emekçi Hakları Çalışma Grubu'nun "İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Raporu", Sosyal Güvenlik Kurumu'nun verilerine dayanarak 2017 yılında toplam 1.636 kişinin iş kazası nedeniyle öldüğünün altını çizmekte. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin verilerine göre ise aynı yıl en az 2006 iş cinayeti yaşanmış. Bu noktada devlet aygıtının iş kazalarına bağlı ölümleri saptamada daha yetersiz ve duyarsız kaldığını vurgulamak önemli.

Bununla birlikte TMMOB Makine Mühendisleri Odası'nın Mart 2018'de yayınladığı "İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği" raporunda da belirtildiği gibi; Sosyal Güvenlik Kurumu'nun verileri dikkate alınsa dahi iş kazalarının 2012 yılında 74.871'den 2016 yılında 286.068'e ulaşması, yani geçen zaman diliminde azalmak yerine yüzde 382 düzeyinde artmış olması çarpıcı. Aynı rapor, 2012 – 2016 arası dönemde artan iş kazalarına paralel olarak iş kazalarına bağlı ölümlerin de arttığını ve bu dönemdeki artış oranının yüzde 89 olduğunu belirtmekte.

Son olarak tanımlanan bu ölümcül çalışma hayatına karşın Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın yayınladığı rapor, Türkiye'de 2017 yılında 2'si kamu alanında olmak üzere toplamda 26 grevin gerçekleştiğine ve 185 iş yerindeki bu grevlere 3.733 çalışanın katıldığına işaret ediyor. Grevlerin bir hak arama eylemi olduğu dikkate alındığında; ekonomik krizin çalışanları ölümcül biçimde vurduğu bir ortamda dahi grevlerin olamayışı Türkiye'nin çalışma hayatını layıkıyla tanımlıyor.

Türkiye'de çalışanlar ölüyorlar; sessiz ve kimsesiz...

Yeni ekonomi politikaları

İstatistik çoğu zaman hakikati anlatmaktan uzaktır. Rakamlar insanı bir dataya çevirir. Veriye dönüşmüş insanın yaşadığı unutulur. Sevdiği, sevdikleri, yakınları, kısacası bir hayatı olduğu akla gelmez. O nedenle insanlıktan çıkmamak için hikâyelere ihtiyaç duyarız.

İşte tam da bu nedenle Sencer Eravcı'nın hikâyesini bilmeye ihtiyacımız var. Hani şimdi kim hatırlıyor bilmiyorum ama birkaç ay önce sekiz sütuna manşet olmadan bu dünyadan göçüp giden Sencer Eravcı'nın hikâyesini bilmeye ihtiyacımız var...

Ne garip; 25 yaşında, tam da yaşanacak çağdaki intiharının ardından iki satır yazı kaldı medyaya yansıyan:

"İstanbul'da 25 yaşındaki bir sağlık çalışanı borçlarını ödeyemediği için intihar etti."

"Sencer Eravcı isimli hemşire, 10 Nisan'da, aldığı maaş borçlarına yetmediği ve kredi borçlarını ödeyemediği için intihar etti."

***

Oysa o şanslıydı. Çünkü bir işi vardı!

Ancak işi, yaşamını sürdürmesine izin verecek kadar geliri sağlayamıyordu.

Muhtemelen pek çok kişi, bir acıma duygusu eşliğinde kredi kartı borcunu gereksiz harcamalarla kendisinin yarattığını düşünebilir.

Pekiyi ama neden kimsenin aklına kredi kartı harcama limitlerinin niçin bu kadar yüksek olduğu gelmez? Daha önemlisi neden kimse sormaz; olmayan kazancın, iş güvencesinin yok edildiği bir çağda gelecekte edinilmesi öngörülen gelirin bugünden harcanması anlamına gelen kredi kart sistemi 25 yaşında ölen Sencer'in mi marifetiydi diye?

Çalışanların düşen gelirleri

Aslında sorun harcanan paradan ziyade kazanılan gelirle ilişkili. Ancak çalışanların geliri, gerek dünyada gerekse Türkiye'de 1980'lerden bu yana onların ürettiği değer kadar artmadı. Pek çok araştırma, seksenli yıllarla birlikte çalışanların birim başına verimliliklerinin, yani çalıştıkları işletme için ürettikleri değerin, aldıkları ücretle kıyaslandığında çok daha yüksek olduğunu kanıtladı.

1980 sonrası dönemde işyerlerinin daha çok kazanabilmesi için işgücü piyasası işverenlerin lehine düzenlendi. Bu düzenlemelerin sonucu olarak en zenginlerin geliri hızlı bir şekilde artarken, Sencer'lerin payına işi olmasıyla yetinmek düştü. ABD'de 1973 ile 2000 yılları arasında, vergi mükelleflerinin yüzde 90'ının, yani devlete kaynak sağlayan halkın yüzde 90'ının ortalama gelirinin yüzde 7 oranında düştüğü, ancak kazanç piramidinin tepesinde oturan yüzde 1'in gelirinin yüzde 148 oranında arttı bilinmekte. Bu artış oranının, piramidin en tepesindeki on binde 1 nüfus için aynı dönem için yüzde 599'a ulaştığı görülmekte (Piketty T, J Econ, 2003).

Ancak gelirle paradoks olacak biçimde ABD'de bir işçi, 1979 yılında yılda 1.703 saat çalışırken, 2007 yılına gelindiğinde aynı işçi 28 yıl öncesine kıyasla yılda 180 saat daha fazla çalışmakta (Chernomas R, Int J Health Serv, 2018).

Türkiye'yi ise bu konuda anmaya hiç gerek yok. Çünkü çalışma saatlerinin uzunluğu ve nispi gelir açısından OECD'nin en kötü ülkelerinden birisi!

Sözün özü; 80'li yıllardan beri çalışanlar, geçmişe göre hem daha fazla çalışmakta, hem de kendilerinden daha çok çalıştıkları kurumun patronuna para kazandırmaktalar.

Hiç kuşku yok ki Sencer de, otuz yıl önceki bir hemşireye kıyasla çok daha fazla, çok daha çeşitte ve daha yüksek nitelikte hizmet üretmekte, saat olarak geçmişten daha fazla çalışmakta, ancak otuz yıl öncesine kıyasla üretilen hizmet değeri kadar kazanamamaktaydı.

Tıpkı diğer çalışanlar gibi.

Çünkü neoliberalizm çağında aslolan işletmenin kazancıdır. O işletmeye çalışarak, yani o kuruma hizmet üreterek değer kazandıran çalışanlarsa teferruattır. Zaten dışarıdaki işsizler, o işte çalışmak için birbirini ezmektedirler. Bu ortamda iş sahibi olmuş bir çalışanın sorumluluğu tükenene dek çalışmaktır(!)

İntihar

Türkiye'de son yıllarda dönüşen sağlığın bir yüzü gereksiz çok tetkik ve çok ilaçsa, diğer yüzü de sağlık çalışanlarına yönelen şiddet ve tükenmeye bağlı intihardır. Gerçekten de 2018 yılındaki 14 Mart Tıp Bayramı'nda BİMER'den edinilen bilgiye göre 2015 – 2017 yılları arasında toplam 431 sağlık çalışanı intihar etti Türkiye'de.

Başbakanlık verileri, sağlık çalışanlarının intiharının (muhtemelen o tarihte ölümler dikkat çektiği için) 2015 yılından sonra dikkatle izlendiğine ve 2015 – 2017 yılları arasında 24'ü hekim, 180'i hemşire, 227'si hekim ve hemşire dışı sağlık çalışanı olmak üzere toplam 431 sağlık çalışanının intihar ettiğine işaret ediyor.

Tıp fakültesi öğrencileri arasındaki intihar durumunu ise bugün itibariyle bilmiyoruz. Muhtemelen "eğitim zayiatı" olarak değerlendirildikleri için kimse öğrenci ölümlerini izlemiyor çünkü.

Sağlık çalışanlarının intiharı denince aklıma bir zamanlar tıp eğitimi aldığım Çukurova Üniversitesi'nde çalışan asistan doktor Ece Ceyda Güdemek'in notu gelir: "Hayat benim için çok zor. Bunaldım bu hayattan. Umarım ölümüm bazı güzel değişikliklere yol açar. Kimse kimsenin dedikodusunu yapmasın. Lanet hastaneler doktorlara yüklenip durmasın" demişti son bıraktığı notta.

Notun devamında kredi kartı borcunun olduğunu, ancak bunu karşılayabilecek parası bulunduğunu, geride kalanlara borç yıkarak gitmediğini yazmıştı Dr. Ece Ceyda Güdemek.

Belki o geriye borç bırakmamıştı ama hepimizin boynuna "Lanet hastaneler doktorlara yüklenip durmasın" yazısını da asmıştı. Ece'nin intiharı, sağlıktaki dönüşümün hekimler nezdindeki ölümcül sonucunun, diğer sağlık çalışanlarından farklı olarak öncelikle ekonomik zorluk olmadığını gösteriyordu aslında.

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası'nın Nisan 2018 tarihli "Sağlık Çalışanları İntihar Raporu"nda da ifade edildiği gibi; düşük vasıflı, düşük ücretli ve düşük iş güvenliği olan işlerde çalışma ya da yüksek intihar riski olanların kimi meslekleri özel olarak seçmeleri ve hekimler gibi özellikli ilaçlara kolaylıkla ulaşabilmeleri intihar oranını arttırmakta.

Ancak Türkiye'de dikkati çeken konu hekim intiharlarının özellikli ilaçlar kullanmaktan ziyade yüksekten atlama biçiminde olmasıdır. Bu farklılık hekimlerin dönüşen sağlık ortamındaki vasıfsızlaşma ve proleterleşmesinin yarattığı tükenmeyi göstermektedir. Başka bir ifadeyle günümüz Türkiye'sinde hekimler, Sağlıkta Dönüşüm Programı nedeniyle mesleklerinin düşük vasıflı ve düşük iş güvenliğine sahip bir dönüşüme uğramasının ölümcül sonuçlarını yaşamaktadırlar.

Uluslararası Çalışma Örgütü işsizlik dahil olmak üzere yaşanan mali sorunları, mobbing ya da taciz biçiminde kendisini gösteren işyeri çatışmalarını, mesleki olarak otonominin yitimine yol açan uygulamaları, mesleki özerkliğin tahrip edilmesini, mesleğin muhatap olduğu kesimlerin beklentilerinin yüksek olmasına karşılık meslek sahiplerine sunulan sosyal desteğin düşük olmasını ve uzun çalışma saatlerini intihara yol açabilecek iş kaynaklı psikososyal risk olarak tanımlamaktadır. Hiç kuşkusuz sağlık çalışanları son on yılda sayılan risklerinin tümüyle azami düzeyde karşılaşan meslek grubudur.

Çünkü sağlık hizmetlerinin liberalizasyonu hastayı müşteriye dönüştürürken, sağlık çalışanını da sürekli ciro üreten makinenin sıradan bir dişlisi konumuna sürükledi. Oysa hekimlik, hemşirelik gibi meslekler sadece ciro ile açıklanamayacak bir mesleki öze sahipti(r)ler. Sağlık çalışanlarının eğitim süreci de bu altruistik değerleri uygulamada sorunlar olsa da en azından öğreti bazında tümüyle kabul ediyordu. Oysa dönüşen sağlık açısından bu mesleklerin etiği piyasada ciroya çevirilebildiği ölçüde kıymetli.

Toplam kalite uygulamaları ve ulusal – uluslararası akreditasyon kriterlerinin sorgulanmaz uygulamaları sayesinde hekimler ve hemşireler, meslek uygulamaları esnasında yararlı olduklarına inanmadıkları onlarca bürokratik formları doldurmaya mahkûm edildiler. Başlarının üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallanan malpraktis uygulaması da hekimlerin değere dayalı mesleki uygulamalardan iyice uzaklaşmalarına yol açtı.

Artık hekimlik, kaygı, korku ve performans/ciroya dayalı bir sistemin boyunduruğundadır. İş ve gelir güvencesizliğinin kaygısı, hasta ve hasta yakınlarının yol açacağı şiddet ile hukuki süreç korkusu ve piyasa şartları içerisinde kârı maksimize etme isteği mesleğin genel çerçevesini belirlemektedir. Kuşkusuz bu çerçeve, sağlık çalışanlarının statüsel hiyerarşik dizilimi çerçevesinde gerek hekimler gerekse tüm sağlık çalışanları arasında "aşağıya doğru" katmerleşerek güçlenmektedir.

Sermayenin sağlık hizmeti üzerinden daha çok para kazanması için yaratılan bu ortam nedeniyle Doktor Ece "hastanelerin yüklenmesi", Hemşire Sencer ise "borçları" nedeniyle intihar etti.

Gerekçeler belki farklıydı ama intihar ortaktı...

Hekimi, hemşiresi ve bir bütün olarak sağlık camiası bugün farklı gerekçelerle ölüyor...

Tıpkı bu ülkedeki diğer çalışanlar gibi...

Sessiz ve kimsesiz.