Orhan Alkaya

28 Aralık 2013

Hırsız Var-Komünist Var

Romanlarını, oyun yazarlığını ve en az önemsenen şairliğini ayrı tutuyorum elbette, Aziz Nesin büyük bir hikâyeciydi. Homeros soyundan gelenlerdendi, kayıt tutanlardan.

Aziz Nesin’in, bilemediniz 7-8 yaşlarında okuduğum bir hikâyesi vardı. Aradım taradım, Yenigün Matbaası baskılarını bile kolaçan ettim, bulamadım. Oğlu, arkadaşım Ali’yi arayıp sordum. O da mealen hatırladı ama bulamadı.

Aziz Abi’nin hikâyelerinin pek çoğu, birkaç cümleyle özetlenebilir. Sanırım püf noktası da buydu yazarlığının. Mükemmel bir çevre tasviri, zengin bir ballandırma ayrıntısı vardır yazısında ama o birkaç cümle içindir bunlar.

Romanlarını, oyun yazarlığını ve en az önemsenen şairliğini ayrı tutuyorum elbette, Aziz Nesin büyük bir hikâyeciydi. Homeros soyundan gelenlerdendi, kayıt tutanlardan.

O hikâyeyi bulamadım, bulamadık. Mealen şöyleydi, kendi kitap budalası çocukluğuma dönerek özetliyorum: Çılgınca kalabalık Sirkeci Garı’nda, iş çıkışı bir saatte, evine dönmek üzere gara gelen bir adam –Kocamusta’paşa’ya mı, Yeşilkö(v)üne mi gidecek artık bilemiyorum, düzgün kıyafetli, memurandan biri belli… Kalabalığı yara yara gişeye uzanmaya çalışırken gövdesinde bir rahatsızlık hisseder.

Fethullah Gülen’in Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneği kurucusu olduğu günler miydi, Murat Sancak’ın Kuzey Ege’de komando kampları kurmaya başladığı günler miydi, Recep Tayyib’in İETT formasıyla maça çıkıp, maça küfürle başlayıp küfürle bitirdiği günlerden önceydi herhalde… Eh, aşağı yukarı o günlerdi.

Neyse, işte o hikâye kişisi bankoya doğru giderken, gövdesinde bir rahatsızlık hisseder. Hızla döner ve bir yankesiciyi bileğinden yakalar.

O vakitler hırsızlık küçük çaplıydı. Yankesici olarak yetiştirilen uzman kişilerin, başparmağı kesilirdi.

İçiniz kalktı, biliyorum ama, yankesicinin en büyük engeli, o istemsiz hareket eden başparmağıymış. Suça teşvik addedilmesin, yankesicilik, işaret parmağı ile orta parmak marifetiyle yapılan bir işti. O vakitler böyleydi. Başparmak mafiş!

İşte, bizim Aziz Nesin kahramanı, kıç cebinde bir hareket hissediyor ve hemen davranıyor. Bileğinden tutuyor yankesiciyi. Adamın elinde taze çektiği deri cüzdan.

Cüzdanın içinde para var mı yok mu, bakın bunu hatırlamıyorum. O vakitler cüzdanda ne kadar para olabilirdi ki? Kredi kartı olmadığı ise kesin.

Adam bir yandan sıkı sıkıya tutuyor yankesicinin bileğini, bir yandan bağırıyor: “Yetişin hırsız var!”

Hırsız bir iki silkelenmeye çalışıp, adamın da kuvvetli olduğunu görünce, bir üst perdeye çıkıyor: “Yetişin komünist var!”

Aziz Abi’nin hikâyesi, tahmin edebileceğiniz gibi şöyle sonuçlanıyordu: Yankesici serbest bırakılıyor ve onun işaret ettiği yönde, komünist olma zanlısı tutuklanıyor.

Aziz Abi fevkalâde zeki bir adamdı. En aptalların iktidara gelebileceğini öngördü ama aptalların en parlaklarını göremedi. “Rüşvetin belgesi mi olur p…….k”leri işitti ama, evinde, ayakkabı kutuları içinde servet okkalayanlara denk gelemedi.

Bir bakan oğlunun evinden içi yığma dolu 7 kasa ve para sayma abaküsü çıkması Aziz Abi’yi ne heyecanlandırırdı, eminim. Bence, buradan sıkı bir tiyatro oyunu da çıkartırdı.

“Kontr-plonje lokal pin. Bir para sayma abaküsü. Kıllı siyah bir örümceğe benzeyen bir el, paraları yerleştiriyor. Para tıkırtısı giderek büyüyor.” İyi bir açılış sahnesi olurdu vallahi.

İçinde en ufak bir mizah kırıntısı barındırmayan bir durumdan ne çıkartırdı peki Aziz Abi; hani evinden kasalar, milyonlar ve para abaküsü çıkan adamın babası, gitmeden evvel Emniyet’i ve Mülki İdare’yi hallaç pamuğu gibi atmış, tayin üstüne tayin, sürgün üstüne sürgün kararları almıştı ya…

Bu durumda yapacağı da, ülkenin en saygın entelektüellerini bira araya toplayıp, sert ve izanlı bir bildiri kaleme almak olurdu. 12 Eylül faşizmini yırtan hamlelerden Aydınlar Dilekçesi benzeri bir bildiri… E, her zilletten yaratıcı bir iş çıkartmak kimsenin harcı değildir.

“Aziz Nesin’lik olayların yaşandığı bir ülkenin Aziz Nesin’i”, bizi, evlatlarını, gözü gibi baktığı vakıf çocuklarını bırakıp gittiğinde, memleketin entelektüel vicdanı okkalı bir kayba uğradıydı. Ama bakıyorum da, bu a-tipik, kaotik zamanda gene el veriyor bize “Hakiki Usta”.

Aziz Abi’nin arkasından yazdığım sıcak yazı şöyle bitiyordu:

“Siz Türkiye’yi görmüştünüz; bize sizi anlamak kalıyor. Siz hakikatli bir dostumuzdunuz Aziz Bey; bize, kıymetinizi bilmek kalıyor.

Memleketin dayanılması güç ağırlığına, eski yazıyla notlar alarak ve ağır daktilo tuşlarını döverek göğüs geren ellerinizden öpüyorum Aziz Bey. Yokluğunuzla bizi ters bir sınava çekiyorsunuz. Biliyor musunuz?”

Yüzsüzlüğün tavan kırdığı bugün, hâlet-i rûhiyem de karmakarışık. Bir tarafım gazeteciliğe dönmeyi, Aydın Engin aklını izleyip saatlik yazılar yazmayı çekiyor.

Ayakkabı dolabından dönüştürme ilk kütüphanemin ahşap kokusu burnumda tütüyor ve bir tarafım 7-8 yaşlarımın tasasız iç huzuruna sığınmak istiyor.

Oralardan sürgün veren tarafım ise, bir hikâye kahramanı olup var gücüyle haykırıyor:

“Hırsız var!”