Oğuz Demiralp

03 Ocak 2019

Daralan dış politika

Katar dışında konuşabildiğimiz bir ülke kaldı mı?

Medyada görülen dış politika haber ve yorumlarına düzenli olmasa da yılların alışkanlığıyla göz atıyorum. Bakıyorum, yazılanların, konuşulanların belki de yüzde doksanı Orta Doğu konularında. Bir “bölgemiz”dir lâfı tutturulmuş gidiyor. Bölgemizden kastedilen Orta Doğu elbette. Öyle bir algılama yerleşmiş ki, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Avrupa bölgemiz değil, Katar ise bölgemiz...

Oysa Türkiye’nin bölgesi değil, bölgeleri vardır. Türkiye’nin stratejik değeri, önemi, hattâ işler -tanrı korusun- kötü giderse çevreye zarar verme kapasitesi (nuisance value) çok bölgeli bir ülke olmasındandır. Onun için de Türkiye çok yönlü, dengeli dış politika yürütmek durumundadır. Türkiye’nin ait olduğu bölgelerin hepsinde sözü dinlendiği, etkili olabildiği ölçüde küresel önemi de artar.

Türkiye’nin halen Batı’da, Balkanlarda, Orta Asya’da, Karadeniz’de, Akdeniz’de eskisi kadar etkili bir ülke olduğunu söylemek için hayli cömert bir değerlendirme yapmak gerekir. Varsa yoksa, Orta Doğu! Bari, orada etkili olsak!

Bilinen şeyleri tekrarlamak istemiyorum. Katar dışında konuşabildiğimiz bir ülke kaldı mı? Aynı anda İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan ile kötü ilişkiler içinde olmayı şimdiye kadar hiç bir hükümetimiz becerememişti. İran ile diyalog ve işbirliğimiz belirli bir noktanın ötesine gidemez, çünkü kimyalarımız uyuşmuyor. Katar’a dönersek, o da, Akdeniz’de doğal gaz aranması söz konusu olunca rahatlıkla Kıbrıslı Rumlarla birlikte çalışabilen bir dostumuz (!)...

Bize sormadan kuş bile uçamayacağını bir zamanlar iddia ettiğimiz “bölgemiz”de de etkili olmaya çalıştığımız tek konu kaldı: Suriye. Medyada en çok yer verilen konu da bu zaten. Bari Suriye politikamız başarılı olsa!

Her işte olduğu gibi, dış politikada da başarı saptadığınız hedeflere ulaşıp ulaşmadığınıza ya da ne kadar yaklaştığınıza bağlıdır. Suriye krizin ilk aşamalarında deklare ettiğimiz hedefimiz, uluslararası toplumla birlikte hareket etmek yoluyla Suriye’de, ülkenin toprak bütünlüğüne halel getirmeden demokratik dönüşüm sağlanmasıydı. Deklare etmediğimiz hedefimizin de Suriye’de bize müzahir dinselci bir yönetimin kurulmasına yol açmak olduğu, bildiğimiz gibi, çeşitli yorumcularla belirtiliyor. Ne deklare edilmiş ne de deklare edilmemiş hedefe ulaşılmıştır. Birkaç mevziî başarının dışında genel olarak Suriye politikamızın başarılı olduğunu öne sürmek güçtür.

Zaten genel olarak Suriye politikamızın kalıp kalmadığı da tartışılabilir. Odaklandığımız tek konu vardır: kendi toprak bütünlüğümüze ve ulusal güvenliğimize tehlike olarak gördüğümüz bir Kürt oluşumunu önlemek.

O konuda bizim Suriye politikamızdaki yanlış hesapların, öngörüsüzlüğün payı olmadığını söylemek mümkün görünmemektedir. Keşke zamanında imkânımız varken, Suriye’deki DAEŞ oluşumunu önleyen biz olsaydık.

Trump’ın Suriye’den çekilme kararı ve Münbiç’e Suriye bayrağının dönmesi bizim Suriye topraklarına müdahele etmemizi, bizimkilerin hesaplarının tersine, daha da güçleştirmiştir. Bundan sonra gelişmelerin ne olacağı bilinmemekle birlikte mevcut veriler ışığında tabloya bakarsak şunu söyleyebiliriz: uluslararası toplumun karşı çıkacağı bir askeri harekat yoluyla ne kazanacağımız tartışmaya açıktır. Diplomatik sonuçlarının da ağır olabileceği bir maceraya girmemek, çok dikkatli olmak gerekir. Buna karşılık, Daeş’e karşı yoğunlaştırabileceğimiz bir mücadelenin olumlu getirileri olacaktır.

Bundan böyle, Suriye’de şu ya da bu kesimi karşımıza almak yerine yeniden ama cidden ‘demokratik ve laik Suriye’ talebini dillendirmek daha sonuç verici olabilir. İstersek, inandırıcı bir Suriye vizyonu sunabiliriz. Yani alevisinin, sünnisinin, hristiyanının, Kürdünün, Türkmeninin yasalar önünde eşit vatandaş olacağı, yerinden yönetimin güçleneceği bir Suriye! Böyle bir Suriye’ye yardımcı ve destek olacağımızı, bunu Suriye vatandaşları arasında etnik ayırım gözetmeden yapacağımızı yüksek sesle söylememiz gerekir. Müzakerelerde Esad’ı sıkıntıya sokacak, Kürt hareketinin ayrılıkçı boyutlarını törpüleyecek söylem, uluslararası hukuka uygun olarak Suriye’de ulusal birlik çerçevesinde demokrasi talebine dayanan pozitif bir söylemdir. Yeni Suriye anayasasında bir Hakikat ve Barışma Komisyonu kurulmasınının öngörülmesinde ısrar etmemiz de böyle bir pozitif söylemin uluslararası toplumun kulağına hoş gelecek bir parçası olabilir.

Rahmetli bir büyüğümüz, “diplomaside pozitiften söylemek daha iyi olur” derdi. Zaten bağırıp çağırmak, göz korkutmaya çalışmak yerine pozitiften konuşmayı tercih etseydik, bugün bütün bölgelerimizde başka bir yerde olurduk. Dar alanda kendi kendimize top çevirmek ve birkaç ülkeyle zaman zaman paslaşmak yerine, geniş alanda oyun kurucu olurduk. Dış politikamız tepki değil, etki kavramıyla anlatılırdı.