Oğuz Demiralp

29 Mayıs 2017

Brüksel'e gittik, geldik

Türkiye – AB ilişkilerinden olan biten hakkında kamuya daha çok bilgi verilmesi beklenir

25 Mayıs günü Brüksel’de AB ile yapılan görüşmelerde ne olduğunu pek anlamadık, çünkü doğru dürüst bir açıklama okuyamadık. AB tarafında görüşülen kişiler açıklama değil, tvitleme yaptılar. Görüşmelerden sonra basın toplantıları olmadı. Bizim taraftan özetin özeti bir bilgilendirme işittik. Bu sis perdesi neden?  AB süreci diğer dış ilişkiler konularına benzemez. Toplum hayatının bütün alanlarını ilgilendirir. Dolayısıyla Türkiye – AB ilişkilerinden olan biten hakkında kamuya daha çok bilgi verilmesi beklenir.

Ne var ki, AB tarafının bu görüşmeleri mümkün olduğu kadar düşük profilli tutmaya çalıştığı anlaşılıyor. Alışılmışın tersine, görüşmelerden sonra basın toplantısı yapılmamasını iki taraf da yeğlemiş olabilir. Basın önüne çıkınca AB sürecini olumsuz etkileyecek tatsız atışmalar olabilirdi. Gene de, görüşmelerin, kamu tarafından es geçilmesini sağlayacak ölçüde sessiz geçilmesi, Türkiye – AB ilişkileri açısından umut verici bir davranış değildir. Biriyle birlikte pek görünmek istemiyorsanız, mecbur kalmadıkça onunla birlikte olmayı arzu etmiyorsunuz demektir.

Görüşmelerin içeriği hakkında bu  kadar gizleme yapılınca, insan, önce, “Herhalde görüşmelerden dişe dokunur bir şey çıkmadı. AB ile Türkiye arasındaki pamuk ipliğini koparmamakta görüş birliği oluştu. Bunun için de geleceğe dönük, içinin nasıl doldurulacağı belirsiz temenniler dile getirildi.” diye düşünüyor. Gene de fazla spekülasyona dalmayıp, görüşmelere ilişkin elimizdeki somut verilere, yani görüşülen üç AB yetkilisinin Türk basınına yansıyan şekilleriyle tweet mesajlarına ve bizim beyanatımıza bakalım:

Avrupa Komisyonu Başkanı Juncker’in sözcüsü, görüşmeden önce bir mesaj vermeyi tercih ederek, “AB ve Türkiye birlikte çalışmak zorundadır ve birlikte çalışacaktır” demiş. Bir habere göre de, görüşmeden sonra, bu cümleye “Ortak çıkarımız olan majör konular (questions) iyi ve yapıcı bir hava içinde görüşüldü” ifadesini ekleyerek yeni bir tweet atmış. AB Konsey Başkanı Tusk ise, “İşbirliği yapma ihtiyacını görüştük. İnsan hakları konusunu görüşmemizin odağına taşıdım” buyurmuş. Avrupa Parlamentosu Başkanı Tajani, “Erdoğan ile samimi ve yapıcı bir görüşme gerçekleştirdik. Şimdi Erdoğan’dan idam cezası ve basın özgürlüğü konularında olumlu sinyal bekliyoruz” demiş.

Görüşmelerde kavga çıkmadığı,  hatta karşılıklı espriler yapılmış olduğu anlaşılıyor. Ancak ortak çıkar olarak nitelenen konular hangilerdir, anlaşılmıyor. Belli ki, neyse o konular, kamuya yansıtılabilecek bir ilerleme olmamış. Kamuya yansıtılan tek somut konu insan hakları. Bizim anladığımız, bu konuda AB sözünü esirgememiş. Biz ne yanıt vermişiz? Gene açıklamalardan çıkarabileceğimiz tek yanıt, “idam cezası ve basın özgürlüğü” konularında olumlu sinyal verebileceğimiz beklentisini yaratmışız.  Aynı konularda Türkiye’de evvelce verilen demeçler bizde böyle bir beklenti yaratabildi mi? Anlaşılan, muhatap AB olunca birazcık alttan alıyoruz, hele deplasmanda isek.

Görüşmelere ilişkin bizim tarafta verilen beyanatta, başka unsurlar var, insan hakları yok. Ancak, AB bize 12 aylık bir çalışma programı vermiş. Bu, yeni bir ev ödevi mi, ortak eylem planı mı, dostlar alış verişte görsün listesi mi? Belirsiz. Biz de bu program çerçevesinde adımlar atacağımızı söylemişiz. Bu adımlar, söz konusu beyanatta belirtilen vize, insancıl yardım alanında işbirliğiyle mi sınırlı, yoksa insan haklarını da kapsıyor mu? AB açısından bakıldıkta,  AB’nin vereceği her hangi bir “12 aylık takvim”de insan haklarının yer almaması düşünülemez. Öyleyse insan hakları alanında da adım atacak mıyız? Ne adımı atacağız? Bütün bu sorular yanıtsız.

Brüksel’den “veni, vidi, vici” diye döndüğümüz günler geride kaldı. Şimdi ancak böyle düşük profilli ziyaretler yapılabiliyor işte. Günümüzün bilinen koşullarında, bu da olumlu; Brüksel’e gidip gelinmesi, AB hedefinin yeniden telafuz edilmesi hiç yoktan iyidir. Bununla birlikte, AB konusunun diğer dış konulara benzemediğini yineleyelim. AB sürecinde inandırıcı olmak için karşılıklı ya da tek taraflı neler taahhüt edildiğinin ve bunların hangi sürede, nasıl yerine getirileceğinin bilinmesi gerekir. Bilinmediği takdirde, bu “12 aylık takvim”in AB ile Türkiye’yi bağlayan pamuk ipliğinin kopmaması için iki tarafca da gevşetilmesinden öte bir anlamı olmadığı düşünülebilir. Saf olmasak da iyimser olmak, önümüzdeki 12 ay içinde ülkemizde reformlar yapıldığını, bu reformlara insan hakları alanından başlandığını görmek isteriz.