Nil Mutluer

19 Eylül 2015

Normal ölümü bilemeyen çocukların memleketi Cizre'de bugün ve Türkiye'de yarın!

Barış gelecek, yüzleşeceğiz; birbirimizin gözüne, gönlüne, yasına, acısına, neşesine bakacağız, başka çaresi yok

İstanbul'a gelene kadar, 10 yaşıma kadar iç dünyamda insanların ölümlü olduğunu bilmiyordum... Öldüklerini bilmiyordum çünkü öldürülüyorlardı... Eğer öldürülmeler olmasaydı normal ölüm olduğunu bilebilirdim... Ya devlet ya Hizbullah ya da PKK çevremdeki insanları öldürüyordu.

Bu sözler şu son günlere, Cizre'ye aitmiş gibi, değil mi? 

Ama değil!

Bu sözlerin sahibi 1990'larda köyleri devlet tarafından yakıldığında, henüz çocukken  ailesine bakabilmek için tek başına İstanbul'a gelen Zınar'a ait. 2007'de İstanbul'da yerleştiği Tarlabaşı'nda anlatmıştı bana yaşadıklarını...  

20 yıl sonra Cizre sokaklarındayım. "Normal ölüm"ü bilip bilmediğine emin olamadığım çocukları merak ediyorum en çok. Aklımda Zınar'ın sözleri.

Cizre'nin sokaklarında gündelik hayat trafikteki ve köşe başlarındaki panzerler dışında normal. Ancak, çatışmaların yoğun yaşandığı Cudi, Nur, Sur ve Yafes mahallerine gidildiğinde iş değişiyor. Nur mahallesinde evler genelde yaşanamayacak durumda harap. Arada tek tük evlerde insanlar bir umut evlerini temizlemeye, onarmaya, yaşamı yeniden örmeye çalışıyorlar. Artık oturulması zor bir apartmanın önünden geçerken "bu balkon demirleri yeni yapılmış daha" diye pek de sesli söylediğimin farkında olmadan haykırıyorum. O tahribatlar arasındaki yeni şaşırtıyor beni. Genç bir adam "evi yenilemiştik. 5 gün yaşayabildik. Sağ çıktık ya şükür. Eşyaları almaya geldim" diyor beni yatıştırırcasına gülümseyerek. Ben de ise sürekli ne diyeceğimi bilememenin beceriksizliği var. "Geçmiş olsun, çok üzüldüm, çok üzüldük. Barış gelsin artık" gibi bir şeyler geveliyorum. Gözlerinin en içine bakamıyorum. Mahcubiyet mi, sorumluluk mu, acıya bakanın haddini sınırını nereden kurması gerektiğini kılı kır yararak düşünmenin beceriksizliği mi, bilemiyorum. Ama birbirimizin gözünün içine bakabilmenin önemini biliyorum. Zorlayarak kendimi gözlerinin içine bakıyorum ve burukça gülümsüyorum...

En beceriksiz halim yakınlarını, evlatlarını, kardeşlerini, babalarını, annelerini, kuzenlerini dostlarını kaybetmişlere taziyeye gittiğimizde çıkıyor. Elim sürekli göğsümde, yani gönlümde "başınız sağ olsun" diyorum... Yan yana oturuyoruz. Sarılıyoruz. Ağlıyoruz. Duruyoruz. Bazen tercüman, bazense tercümansız konuşuyoruz. Cemile'nin annesi Emine Çağırga "Cemilem benim ikinci 10 yaşındaki kızım kaybettiğim" diyor. Bir de "Fatmam vardı." Cizre'ye gelmeden gazetelerde 1990'larda evlerine isabet eden havan topuyla kızını ve akrabalarını kaybettiğini okumuştum. Ne denir ki? Barış için gelmemizin onlara güç verdiğini söylüyorlar. "Gidince anlatın, yazın" diyorlar. "Yine gelin" diyorlar. Güç verebiliyor muyuz bilmiyorum ama, güç aldığımız kesin. Hem "hiç değilse taziyemizi iletebildik" duygusu, hem de tüm bu acıya rağmen dimdik duran bir toplum hali galiba bu gücün kaynağı.

Dimdik duran toplum üzerine düşünülmesi gereken bir nokta. Bu kadar dik durmak neler pahasına oluyor? Yıllardır yaşanan acıların yası tutulamadan yeni acıların birikmesi nasıl bir melankoli oluşturuyor? Bu melankoli mi sağlıyor bu gücü, siyasetin devamını? Bu kadar güçlüyken kaybedilenler ne?

Gene aklım Zınar'ın sözlerine gidiyor.

Soruyorum kendime "normal ölümü bildi mi bu çocuklar?"

"Bu 1990'lar değil. Bir çok şey yaşandı. Normal ölümü de bildiler" diye umuyorum içimden. Ancak, 1990'lardan bugüne aktarılan bir bellek var. Şiddet, ölüm, kahramanlık, acı, kayıp belleği.

Cizre'ye ilk gidişim. Çatışmaların yaşandığı mahalleleri ziyaret ederken ekonomik olarak bu mahallelerde bir fark hissediyorum. Bize eşlik edenlere ve mahallelilere zorunlu göçmenlerin mahallerinde olup olmadığımızı soruyorum. Onaylıyorlar. Yaşayanların büyük kısmı 1990'larda köy boşaltmalarla gelmişler. En çok savunma veya Cizrelilerin deyimiyle "direniş" bu mahallelerde oluyor. 20 yıl öncesinin acısı, şiddeti bugüne devrediliyor.

Tüm bunları düşünürken Yafes'in mahallerinde neredeyse insansız, barikatlı sokaklardayım. Bir anda yabancılaşıyorum. Sanki filmlerden fırlamış bir savaş sahnesi. Keskin nişancıları engellemek için brandalar, perdeler asılmış sokak giriş ve aralarına, hemen arkasına da kum torbalarından panzeri durdurmak için boyu aşan barikatlar. Sokak aralarında hendekler. Barikatları geçiyorum. Arkasındaki bir çukurdaki suyun kızıllığı dikkatimi çekiyor. İçim soğukça "kan olabilir" diyorum. Yabancılaştığımı fark ediyorum. Bu yabancılaşma iyi gelmiyor.

Yaşananlara yabancılaşırken şiddeti, ölümleri, yaraları normalleştirmek istemiyorum. Alışmak istemiyorum ölümlere. Ne Cizre'de, Suruç'ta yaşanan çocuk-büyük ölümlerine, ne de biz ziyaretlerimizi yaparken öldürülen 3 polisinkine, günlerdir öldürülen askerinkine... Alışmamalıyız!

1990'ların, 20 yıl öncesinin, hatta  yüzyıl öncenin tutulmayan yası, şiddeti bugünün şiddetinin acısının tohumu. Peki biz 20 yıl sonrasını nasıl kuracağız? 20 yıl önce köyünün yakıldığını gören, normal ölümü bilmeyen çocuklara, evlerinin bombalandığını, anasının kollarında onu  koklarken ölümünü hisseden çocuklar eklenirken bu nasıl olacak? Veya zorunlu askerliğini yaparken babasının kaybeden çocuğa kim, nasıl açıklayacak bu kaybı?

Cevap belli. Ölümlere, şiddete yeter artık! Edi bese!

Şiddet duracak. Barış gelecek. Yüzleşeceğiz. Birbirimizin gözüne, gönlüne, yasına, acısına, neşesine bakacağız. Başka çaresi yok.

Barış hemen şimdi!
Em Aşiti Dixwazin a Niha!