Necmiye Alpay

07 Aralık 2023

Yoksunluğa giden yol (II)

Yirmi yıl önce AB’ye gireceğiz diye yasalarla tanınmış olan özgürlüklerimiz, sekiz yıldır iktidarın yasadışı edimleriyle kısıtlanıyor, haklarımız ihlâl üstüne ihlâle uğruyor, Anayasa’nın nihai karar mercii saydığı AYM’nin kararları uygulanmıyor ve bu tür görev suçları yaptırımsız kalabiliyor

Bir önceki T24 yazımda, “özgürlük yoksunluğu (unfreedom)” kavramından söz ediyordum. Bizim ülkemiz bu evrensel kavramın güncel şampiyonlarından biri. Yirmi yıl önce AB’ye gireceğiz diye yasalarla tanınmış olan özgürlüklerimiz, sekiz yıldır iktidarın yasadışı edimleriyle kısıtlanıyor, haklarımız ihlâl üstüne ihlâle uğruyor, Anayasa’nın nihai karar mercii saydığı AYM’nin kararları uygulanmıyor ve bu tür görev suçları yaptırımsız kalabiliyor. Arada bir, seçimler yaklaşırken, fazla kaçmış ihlâllerde hafiften bir düzeltme -örn. bir tahliye, bir AYM kararının yıllar sonra uygulanması- supap işlevi görüyor ama hemen ertesinde yeni hak ihlâlleriyle yoksunluk devam ediyor. Tıpkı doğal gaz faturalarına birkaç ay indirim, emeklilere üç kuruşluk ikramiye, gelecek yıl için de bolca vaatle birlikte, yaklaşan seçimlere kadar idareimaslahat edilmesi gibi özgürlük yoksunluğu da neofaşizmin özelliklerinden.

Çizim: Tan Oral

Faşist ve neofaşist siyasetlerin her biri kendi ülkesinde “yerli ve milli” olma iddiaları taşır. Bakarsanız, “en büyük” kendileridir. Başlangıçta İtalya’da Faşist, Almanya’da Nazi, İspanya’da Falanjist adıyla doğmuşlardır. Hepsini ve diğer ülkelerdeki benzerlerini teşhis edip aynı ad ve sıfat altında toplama işi, ortak özelliklerini ayırt eden sola düşmüştür.

Sol dünya görüşünde ise esas olan sınıf gerçekliği ve eşitlik idealidir. Zaman içinde gadre ve ayrımcılığa uğrayan her tür kesimi kendi dayanışma çerçevesine alan sol için sınıf gerçekliği baştan beri elde birdir.

 

Aslına bakılırsa sınıfların varlığı her Mülkiyelinin bileceği üzere Marx’tan önce keşfedilmiştir. Sosyalizm ve komünizm fikirleri ile eşitlik ideali Avrupa’da Marx’tan önce esnaf ve emekçiler arasında yaşayan fikirlerdendir zaten. Siyaset bilimcilerin “ütopik sosyalistler” adını verdiği Charles Fourier gibi düşünürler de o camialardandır. Marx sosyalist toplum üzerine konuşmamıştır pek. Onun derdi gücü kapitalizmin işleyişidir. “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” diye haykıran Komünist Manifesto’yu çok daha siyasi bir sima sayılabilecek Engels’le birlikte, 1848 devrimleriyle ayağa kalkmış olan Avrupa halkları için hazırlamışlardır. Kısa bir metindir Manifesto. Marx o sırada henüz otuz yaşındadır. Asıl büyük yapıtı, “artı-değer”i keşfedip sömürüyü ince ince anlattığı Das Kapital’dir, kişisel olarak en sevdiğim kitabı ise Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı.

Altmış beş yaşında ölür Marx. Başvuru kaynaklarında “filozof ve iktisatçı” olarak geçer. Sosyalizm savunuculuğu ve anarşistlere karşı olan dahil siyasi mücadele, daha uzun yaşayan Engels’in işidir. Enternasyonal örgütün ve siyasi partilerden bazılarının adı “Komünist” olarak kalır, zaman içinde bazı partiler “Sosyal Demokrat” adını alırlar. Bu ad daha sonra devrimci içeriğini şu ya da bu ölçüde yitirecek ve bugünkü reformizmine evrilecektir.

Karl Marx

Diyeceğim, sol esas olarak dayanışmacı ve evrensel temellere dayalıdır. Avrupa’nın reformistleri de 2DS arasında faşizme karşı mücadelede yer yer komünistlerden daha cesur ve akıllı davranabilmiş, o zamanlar “cephe” adı verilen antifaşist ittifaklardan çekinmemişlerdir. Sömürge halklarının mücadelelerini benimsemekte ise bütün sol zorluk çekmiş...

Geçen hafta değindiğim Timothy Snyder, Avrupa’nın faşizmi artık epey unuttuğu konusunda haklı tabii. Ne de olsa dolaysız deneyim sahibi kuşaklar artık yok, ayrıca İkinci Dünya Savaşı’nın korkunç deneyimleri de her kâbus gibi insan zihninin unutmayı seçeceği türden. Biz üçüncü dünyalıların faşizmi ise Avrupa’nın yaşadıklarıyla ortak yönler taşımakla birlikte “neofaşizm” adını daha çok hak ediyor. ABD ve Avrupa “özgürlük yoksunluğuna giden yol”dalar, menzile varmış değiller henüz, umarım varmazlar da. Ama bizim gibi ülkeler, açıklı koyulu, “sivil”li askerli neofaşizmlerden altmış yıldır paçamızı kurtaramıyoruz. Siz olsanız belki “kesintisiz yoksunluk” derdiniz sevgili Troçki.

Faşizmin bütün dünyada yükseldiği, her yerde konuşuluyor artık.

Çeşitlerinin çoğalması, ABD’deki Trumpçı “baskın”ın ardından önce İtalya’da, ardından da üst üste Hollanda ve Arjantin’de seçimleri “aşırı sağ” diye nitelenen siyasetçilerin kazanması dikkatlerin bu yöne çevrilmesine yetip arttı, bizde ve dünyada epey düşünce üretiliyor. Ergin Yıldızoğlu’nun konuyla ilgili 2020 tarihli kitabının adı, Yeni Faşizm. Murat Yetkin de üç hafta önce yayımlanan yazısında bu gidişattan “yeni faşizm” adını vererek söz ediyordu.

Hemen belirteyim, ben dünya ortak kültür sözlüğüne uyarak “neofaşizm” demeyi yeğliyorum. Bunlar belirli tarihsel koşullarda belirli özellikler taşıyarak ortaya çıkmış olguları adlandıran, “yarı özel ad” denebilecek dil öğeleri. “Neo”, her dilde “yeni”den biraz farklılaşan içerikte, özgün bir yeni.

Yetkin de yazısında, genellikle “aşırı sağcı” etiketiyle anılan “ırkçı, yabancı düşmanı, İslamofobik” partilerin kazanmasını ayrıntılı bir analizden geçirirken, “Doğu” için “yeni despotizm”, Putin, Şi Cinping, R.T. Erdoğan, Viktor Orban ve Narendra Modi grubu için “otoriter popülist” terimini kullanıyor ve anladığım kadarıyla “yeni faşizm” terimini bu çeşitlemelerin tümünün üstbaşlığı olarak düşünüyor.

Dilsel çarpıcılığı kadar temsil yetisi de yüksek olan “özgürlük yoksunluğu” kavramını kitabının adına yerleştiren Timothy Snyder’ın anlatımında, belki çoğu çoksatarın ortak özelliği olduğu söylenebilecek mutlaklaştırıcı, genelleyici ve hüküm verici bir keskinlikten söz edilebilir. Sözgelimi, “2010 Nisan ayında insan karakteri değişikliğe uğradı” diye bir hüküm verip bu değişmeyi akıllı telefonlara geçilmesine bağlaması gibi bazı örnekler, iddiacılığı biraz fazla sevdiğine işaret. Faşizmin yükselmekte olduğuna ilişkin karamsarlığının yanı sıra, Tiranlık Üzerine adlı kitabında yirmi maddede topladığı önerileri de var kendisinin, “o” koşullarda nasıl yaşamak gerektiğine dair. Meslek ahlâkı ve yaratıcı dil konusunda söyledikleri özellikle ilgilenmeye değer. Gerçi yalnızca faşizm zamanları için değil, bütün zamanlar için geçerli öğütler bunlar. Ancak, belirli koşullarda belirli ağırlıklar kazanabildikleri de bir gerçek. Meslek ahlâkı denince özellikle adalet mensupları geliyor insanın aklına sevgili Temiz, pardon Themis! Ne de olsa özgürlüklerimiz ilke olarak onlara bağlı! Ama elbette ve öncelikle onların güvenceye kavuşturulması gerekiyor, savcı ve yargıçların! Mesleklerini özgürce ve bağımsızca icra edebilsinler diye...

Necmiye Alpay kimdir?

Çalışmaları dil üzerinde yoğunlaşan Necmiye Alpay 1946 yılında doğdu. 1969 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni (Mülkiye) bitirdi.

1978'de Paris-Nanterre Üniversitesi'nden uluslararası iktisat alanında doktora derecesi aldı. Mülkiye'deki öğretim üyeliği 12 Eylül 1980 darbesi ile başlayan süreçte sona erdi. İzleyen yıllarda akademide 'Türkçe' ve 'Yaratıcı Yazarlık' alanlarında dersler verdi.

2011 yılından itibaren uzun süre Radikal gazetesinde Dil Meseleleri üzerine yazdı. 2016 yılında İsviçre'nin Almanca PEN Merkezi tarafından onur üyeliğine seçildi. 

Kitapları

Türkçe Sorunları Kılavuzu (Metis Yayınları)

- Dilimiz, Dillerimiz / Uygulama Üzerine Yazılar (Metis Yayınları)

Dil Meseleleri / Uygulama Üzerine Yazılar II (Metis Yayınları)

Yaklaşma Çabası (Kanat Yayınları)

- Beklediler Gitmedik (Edebi Şeyler Yayıncılık)

Çevirileri

Freud ve Felsefe (Paul Ricoeur), Metis Yay.

- Kültür ve Emperyalizm (Edward Said, Hil Yayınları)

- Tarihsel Kapitalizm (I. Wallerstein, Metis Yayınları)


- Aydın Kesimi Üstüne (Vladimir İ. Lenin, Başak Yayınları)


- Modernleşmenin Eşiğinde Osmanlı Kadınları (Madeline C. Zilfi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları)


- Şiddet ve Kutsal (Rene Girard, (Kanat Yayınları)
- Freud ve Felsefe (Paul Ricoeur, Metis Yayınları)


- Bilge Sokrates'in Ölümü (Jean Paul Mongin, Metis Yayınları / Küçük Filozoflar Dizisi)


- Martin Heidegger'in Böceği (Jan Marchand, Metis Yayınları Küçük Filozoflar Dizisi)


- Diyojen Köpek Adam (Jan Marchand, Metis Yayınları Küçük Filozoflar Dizisi)