Necmiye Alpay

05 Ekim 2023

Türkçenin gıcırdayan çarkı ve yüzde 70 barajı

Çocuklarını koruma kaygısıyla soru sormalarını önlemeye çalışan, bizzat kendileri de kesintisiz baskılar ve korkular nedeniyle, aman kazara ağzımdan yanlış bir laf çıkar diye neredeyse düşünmekten kaçınır hale gelmiş ebeveynlerin etkisi, kendileri de zor ve yetersiz koşullarda mezun olmuş öğretmenlerin yarattığı kısır döngü, ders kitaplarının hatalı ve yetersiz, ders dışı kitapların ise tıpkı diğer sanat ve kültür nesneleri gibi birer korku nesnesi haline getirildiği... gibi gerçekliklerin zerresine değinilmeden konuşulabilecek konu mudur eğitim?

Öğretim yılının başlaması Türkçeyi yeniden öne çıkardı. Bu kez konu, öğrencilerin okuma, anlama, anlatma gibi becerileri. İstatistikler ve diğer ülkelerle karşılaştırmalar durumun hiç parlak olmadığını gösterdiğinden, MEB çözüm olarak temel eğitimde Türkçenin yüzde 70'le baraj dersi olmasını düşünüyormuş, yani Türkçe notu 70'ten düşük olan çocuğa sınıf geçirilmeyecek.

En ince eğitimciler tarafından alkışlarla karşılanıyor bu fikir. Peki, durumun asli nedenleri sorgulanıyor mu bunlar konuşulurken? Hayır. Evlerdeki ve okullardaki kitap sayısının yetersizliğinden öteye uzanan bir sorgulamaya girişilmediği gibi, başrollerdeki "ana dil" terimindeki sapmanın aynı biçimde devam ettirildiği, böylece Kürtçenin yeniden yok sayıldığı bir söylem içinde, konuşuluyor diyemeyeceğim, geçiştiriliyor tüm bunlar sevgili Apê Musa.

Bakışlar çocuk ve bilim odaklı olacağına, iyiden iyiye sınırlanmış; "ana dil = Türkçe" gibi gerçek olmayan birtakım ölçütlerle bakılıyor. Üstelik, dürbün burada da ters tutularak: Okumanın, anlamanın, anlatmanın her şeyden önce bir ruh ve zihin meselesi olduğu, bunlar baskılandığı sürece gelişme kaydedilemeyeceği, eğitim çocuğun kendi anadili yok sayılarak ikinci bir dilin dayatılması yoluyla yürütülmeye kalkışıldığında etkinliğin büsbütün çıkmaza gireceği... düşünülmeyerek.

Üç temel neden: 1) Çocuk odaklı olarak değil, kalıplara dökülmüş ideolojiler odaklı olarak bakılması; 2) Her tür duygu, düşünce ve denemenin ağır baskılar altında tutulması; 3) Anadili temelinde bakış yokluğu.

Mahkemelerde "bilinmeyen dil" diye kayda geçirilen dilin anadili konuşurları ülke nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturuyor, yani okul çağına gelen her dört çocuktan birinin anadili Türkçeden farklı, ama öğretmenlerin meslek örgütü Eğitim-Sen dışındaki ilgililer bu gerçekliği dile getirmiyor, hemen hepsi "ana dil" derken bunu "anayurt, ana yol" sınıfından bir kavrammış gibi kullanıyor. Başka bir deyişle, dilbilimin ve eğitbilimin hükmü yok ülkemizde. Uğruna ödenen bunca bedelden sonra bile yok. Bırakınız gereğinin yapılmasını, dikkate alınma düzeyinde bile yok. Eğitim-Sen de yıllardır ağır baskı altında.

Eğitimden sorumlusunuz da dil alanında yetkinsiniz diye size söz hakkı tanınıyor ve siz "anadili" kavramından, yani ülkemizin temel bir gerçekliğinden, ya tümüyle habersizsiniz, ya da habersizmiş gibi konuşuyorsunuz, çünkü tıpkı çocuklar gibi siz de baskı altındasınız. Biri diğerinden beter iki olasılık.

Tamam, bu durumun esas sorumlusu devletin tekçi asimilasyoncu politikalarıdır. Hatta belki bilinç dışınızda dil olarak yalnızca İngilizcenin önemli olduğu biçiminde bir etken yatmaktadır. Böyle olunca, bilimsel sorumluluk ile yeni kuşakları aydınlatma ve onların en gerçek sorunlarına çözüm önerme görevi ortadan kalkıyor... mu? Yoksa sizin cenahtan itiraz çıkmadıkça devlet de kendi bildiği zora dayalı kolaycı yola devam mı ediyor? Onyıllar üst üste bindikçe kuşak üstünde kuşak, aynı devran mı dönüyor?

Millî Eğitim Bakanı yüzde 70 konusundaki açıklamasını 27 Eylül'de yapmış. O günün televizyon haberleri, öğrencilerin "kendi dillerini" anlamadıklarını söyleyerek başlıyor söze. Bir kanalda konuk konuşmacı Selçuk Şirin, "ana dil" diyor ve o da tekdilci bir bağlamda konuşuyor. Verilen süre fazla kısa, yetmemiş olabilir diye düşünmeye çalışıyorum. Kendisine iki gün sonraki Oksijen gazetesinde de rastlıyorum. Bu kez bütün bir sayfa ona ayırılmış. Yazılarını epeydir arada bir okurum, mesleği nedir diye bakmamışım daha önce, bu kez baktım. Google, "Türk eğitimci, akademisyen. İstatistik ve davranış bilimi alanında uzmandır" diyor... Oksijen'deki sayfada, spotların birinde "Çocuklarımıza ana dilde okuma yazma öğretemiyoruz" cümlesini görünce yine umuda kapılıyorum. Gerçi "anadili" imlası hatalı ama bu hata fazlasıyla yaygın olduğundan, belki Şirin hoca bu yaşamsal terimin imlasını galatımeşhur sayıyordur demeye hazırım.

Gelgelelim, yazının içinde de spottaki hata devam ediyor. Üzülerek söylüyorum, bütün yazıda sadre şifa, suya sabuna dokunan bir sorgulama bulamıyorum. Sayın yazar, cümlelerin birinde "ana dilde eğitim"den bahsediyor ama, tıpkı gazetenin bir sonraki sayfasında aynı konuda aynı minval üzere açıklamalar yapan diğer uzmanlar gibi o da "ana yol" makamından ayrılmıyor ve anadillerimizin gerçekliklerinden söz etmiyor.

Diyeceğim, tıpkı diğer geçiştirme furyaları gibi bu yılki furyada da çocukların önemli yüzdelerle kendilerini iyi ifade edemeyişlerinden, okuma becerilerinin yetersizliğinden, okuduklarını anlamayışlarından bir yığın istatistik temelinde yakınıp dururken sıra bir türlü bu durumun nedenlerine gelmiyor. Canım Aleksandr Herzen'in Hata Kimde? adıyla roman yazması boşuna mıdır?

Çocuklarını koruma kaygısıyla soru sormalarını önlemeye çalışan, bizzat kendileri de kesintisiz baskılar ve korkular nedeniyle, aman kazara ağzımdan yanlış bir laf çıkar diye neredeyse düşünmekten kaçınır hale gelmiş ebeveynlerin etkisi, kendileri de zor ve yetersiz koşullarda mezun olmuş öğretmenlerin yarattığı kısır döngü, ders kitaplarının hatalı ve yetersiz, ders dışı kitapların ise tıpkı diğer sanat ve kültür nesneleri gibi birer korku nesnesi haline getirildiği... gibi gerçekliklerin zerresine değinilmeden konuşulabilecek konu mudur eğitim?

Tam da ben bu yazıyı yazarken, yılların çok değerli ve sevilen TV yorumcusu Ayşenur Arslan'ın, yüksek sesle düşünerek sorgulama kipinde söylediği birkaç cümle nedeniyle hakkında inceleme başlatıldığı, çalıştığı kanaldan uzaklaştırıldığı ve gözaltına alındığı haberi duyuluyor. Büyük tepki üzerine kısa bir süre sonra serbest bırakılıyor ama, olanlar oluyor.

Necmiye Alpay kimdir?

Çalışmaları dil üzerinde yoğunlaşan Necmiye Alpay 1946 yılında doğdu. 1969 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni (Mülkiye) bitirdi.

1978'de Paris-Nanterre Üniversitesi'nden uluslararası iktisat alanında doktora derecesi aldı. Mülkiye'deki öğretim üyeliği 12 Eylül 1980 darbesi ile başlayan süreçte sona erdi. İzleyen yıllarda akademide 'Türkçe' ve 'Yaratıcı Yazarlık' alanlarında dersler verdi.

2011 yılından itibaren uzun süre Radikal gazetesinde Dil Meseleleri üzerine yazdı. 2016 yılında İsviçre'nin Almanca PEN Merkezi tarafından onur üyeliğine seçildi. 

Kitapları

- Türkçe Sorunları Kılavuzu (Metis Yayınları)

- Dilimiz, Dillerimiz / Uygulama Üzerine Yazılar (Metis Yayınları)

- Dil Meseleleri / Uygulama Üzerine Yazılar II (Metis Yayınları)

- Yaklaşma Çabası (Kanat Yayınları)

- Beklediler Gitmedik (Edebi Şeyler Yayıncılık)

Çevirileri

- Freud ve Felsefe (Paul Ricoeur), Metis Yay.

- Kültür ve Emperyalizm (Edward Said, Hil Yayınları)

- Tarihsel Kapitalizm (I. Wallerstein, Metis Yayınları)


- Aydın Kesimi Üstüne (Vladimir İ. Lenin, Başak Yayınları)


- Modernleşmenin Eşiğinde Osmanlı Kadınları (Madeline C. Zilfi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları)


- Şiddet ve Kutsal (Rene Girard, (Kanat Yayınları)
- Freud ve Felsefe (Paul Ricoeur, Metis Yayınları)


- Bilge Sokrates'in Ölümü (Jean Paul Mongin, Metis Yayınları / Küçük Filozoflar Dizisi)


- Martin Heidegger'in Böceği (Jan Marchand, Metis Yayınları Küçük Filozoflar Dizisi)


- Diyojen Köpek Adam (Jan Marchand, Metis Yayınları Küçük Filozoflar Dizisi)