Murat Bjeduğ

01 Mart 2017

Beatles biyografilerinin bir numarası; Hunter Davies’ten...

‘Beethoven da bizim gibi dolandırıcı!...’

Kara Plak yayınları, elektro şok etkisi yapacak bir atakla Beatles biyografileri içerisinde bir numara olanını çevirerek yayımladı.

Ne oluyoruz? Bunlar da kim? Delirdiler mi? Kim okur bu kitabı, demeye kalmadan Richard Skinner’in yazdığı, Eric Satie mevzulu, “Kadife Bey” kitabı ve diğerleri geldi. Ama bu yazıda 1970 yılından beri haberdar olduğum ve çok merak edip aynı zamanda da asla çevrilmeyeceğine inandığım BEATLES-Hunter Davis kitabı konu olacak. Ortalık toz duman hâlde iken anakronik kaçmaz mı? Kaçmaz. Ne kasırgalar, şimşekler, devrimler, yıkımlar; ne hardallı zamanlar geldi geçti bu altmış yılda.

Hunter Davis’in yazdığı bu kitap, diğer Beatles biyografilerinden de, grubu konu alan kitaplardan da çok ayrı bir özelliğe sahip.

Dikkat: 1968 yılında yayımlanmış bir kitabı ve bu kitabın konusu olan ama 1970 yılında dağılmış bir rock grubunu irdeliyoruz.

Yani alanının bırakın eskimeyi, aşılmayı, sanat ve kültür tarihinde, 55 yıldır bulundukları zirvelerin eteklerine dahi ulaşılamadı.

Hunter Davis, grupla 1967-68 yıllarında 18 ay birlikte yaşayarak, en mahrem sırlarına tanık oldu. Kaliteli, tarihe ve meraklılarına armağan olsun diye, Davis’e gözlem, analiz, kritik yapmasına verdikleri samimi destekle, Beatle’lar da katkıda bulundular.  

Belirttiğim etmenler yazarın ustalığıyla da birleşince, bu iş böyle yapılır, dedirten bu eser, Kara Plak yayınları sayesinde başucumuza yerleşti.

 En yetkin ve en dürüst dokümana artık sahibiz.

Biyografiyi değerli kılan bir başka etkenden söz etmek lazım. Doruk Yurdesin’in çevirisi çok başarılı. Tek kelimeyle, bravo.

Bu tür kitapların görselliği de türü gereği daha önem kazanıyor. Kâğıt ve baskı kalitesi, resimlerin netliği vs. bu türün okurunca değerlendirmede ilk sırada yer alıyor. Mutlaka bu durum, Kara Plak yayınlarınca da biliniyordur. Ama malum, maliyet sorunu ve fiyatı katlayacak olması; beraberinde satış rakamlarına negatif etkisi mecburen kaale alınmıştır. Ne yapalım, buna da şükür; bir zamanlar Beatles severler ne plak, ne kaset, ne okunacak iki satır yazı, ne de resim bulabiliyorlardı. Şimdi grubun tüm albümleri, DVD’leri, belgeselleri,  henüz üç beş tane de olsa okuyacak kitapları bulabiliyor. Ama ecnebi memleketlerde Beatles külliyatı devasa niceliğiyle, içine dalmak isteyenin ömrünü alır herhalde.

TV kanallarındaki kültür-sanat programlarını izliyorum. Çünkü zekâ ve kalite yoksunu; emanet yeteneklerle yapılan eğlence programlarından daha çok komedi unsuru içeriyor. Anonsu, kültür-sanat  programı diye yapılan tuluat, spontane ve emprovize bir kıraathane hasbıhalı hâlinde ilerlerken, bitmesin ne olur, dedirtiyor insana. Hem izleyiciyi derin vukufiyetleri ile bilgilendiriyorlar, hem de kendinden emin mimiklerle özgüven infilakleri, ses tonları ile mutlu bir vuslat gerçekleştirip tuluattan durum komedisine sıçrıyorlar. Bize de katıla katıla gülmek kalıyor. Memleket bu ahval ve şerait altında iken az şey midir bu?

Konumuz Beatles; tuluatın fragmanı da oradan olacak:

“Beatles dünyayı etkilemişti, çok ünlülerdi 1969 yılında kuruldular.”

Edalı edalı döktürülen incileri huşuyla izlerken ikincisi ardı sıra geldi:

“Bob Dylan Türkiye’ye gelmişti galiba di mi? 1994 yılında gelmişti.”

İncileri peş peşe gelirken gördüm ki, Kaşıkçı elması kıratındaki sona saklanmış: “Mevlana’ nın 60. ölüm yıldönümü…” denilince, üzerime nurların yağdığını hissettim.

Bilememiş Mevlana; birkaç yıl daha yaşasa Beatles’ı, Beatlemania’yı görecekmiş!.. Hamdım, Piştim, Yandım elhamdülillah mantrasını sayıklayarak Hezarifen Murat Çelebi olup göklere kanatsız yükseldiğimi hissettim.

Uçsuz bucaksız Sahra çölünde bir başıma yaşıyor olmalıyım ki serap görmüşüm; Bob Dylan’ı 1988 yılında Harbiye açık havada 1,5 saat seyrettiğimi sanarak.

Bazen de Jüpiter’de ikamet ettiğimden yanlış biliyormuşum; Beatles’ın 1960 yılında kurulup, “A side Love Me Do” “B side PS I Love You” adlı şarkılarının 1962 yılında çıkan ilk kırkbeşlikleri olduğunu. 1969 yılında John Lennon’ın grup toplantılarında, Beatles’ı bıraktığını söylemesi, Paul’ün bunu açıklamamasını rica etmesini ve “Let It Be” ile “Abbey Road” albümlerinin çıkartılmasından sonra 1970 ilkbaharında da grup üyelerinin resmen ayrıldıklarını duyurması Jüpiter gezegenindeki  cehaletten mülhem olmalı.

1990’larda, Beatle’ların resmi antolojiyi yazmak için sık bir araya geldiklerinden ve bunun sadece bir kitap olmayacağından haberdar idik. Öyle de oldu, önce üç tane çift CD’li, ardından DVD seti çıktı antoloji olarak. Kusursuzlardı, çok emek verilmiş, çok yetkin insanların teknik ustalıkları ile hazırlanmış bu doküman külliyatı bir de şoke edici bir süprizle dünyayı ayağa kaldırdı. John Lennon’ın ham bir demo kaydı, Yoko Ono’nun elindeydi. Paul ve George, John’un gitarla kaydettiği demo üzerine gitar ve vokalle, Ringo da davuluyla eşlik edince son kez bir Beatles şarkısına kavuştuk. Bu şaşkınlığı ve dehanın nereye kadar yükselebileceğini hayranlıkla izlerken, memleketimde bir kritik okudum.

Para için istismar mı ettiler?

Şaşkının biri, bu çalışmalara, Beatles üyelerinin para dayandıramadıkları lüks yaşam tarzları ile  doymak bilmez para hırslarının neden olduğunu; Beatle’ların insanları istismar ettiklerini söyledi.

İnsan, konuştuğu konunun cahili olunca küstahlıkta eşlik ediyor söylemine. Yüz dönümlük Frair Park adını verdiği arazisinde bahçıvanlık yaparak maddi dünyayla ilişkisini koparmış bir tarzda hayatını tevazuyla sürdüren George Harrison’ın o zaman 150 trilyonluk servetinden haberdar olunmayabilir; Paul McCartney’nin İngiltere’nin en zenginleri listesinde, dünyada en çok kazanan müzisyenler listesinin ilk sıralarında yer aldığı; Ringo’nun ağırlaşan alkol iptilası nedeniyle bir klinikğe yatırılarak tedaviye alınmış olduğu da bilinmeyebilir.

Ama; Paul-George ve Ringo’nun 1,5 saatlik tek bir canlı konser için 19 trilyon teklifini reddetiklerini sağır sultan duymuşken, bu kadar dünyadan bîhaber bir pespayelik ve malul  bir zihniyetle kalkıp Beatles üyelerinin para hırsı ile o paha biçilmez antoloji ve “Free as a Bird” şaheserini yayımlamalarını eleştirme küstahlığına ve cehaletine ancak şapka çıkartılabilir.

Kendilerine, Tanrının gönderdiği mutantlar, denilmesine, büyük deha olarak görülmelerine ve öyle tanımlanmalarına hiç prim vermediler. Aksine; “Çalışırsanız siz de yapabilirsiniz” sözünü İngiliz işçi sınıfının içinden geldikleri için o kültürün ham dobralığıyla döne döne söylediler. Her davranışlarında,  her mülakatlarında, ilah olmadıklarını, bu muameleden hazzetmediklerini hatırlattılar. Dört birey olarak Beatles’ı eleştirmekten de sakınmadılar.

Kitapta yer almıyor gerçi ama bilinsin isterim.

George Harrison: Ben hiçbir zaman Jeff (Lynne) gibi körkütük Beatles fanatiği olmadım. Mesela White albümü çok ağır bulurum.

John Lennon: (Rubber Soul albümündeki Rain şarkısı için) Tam anlamıyla üfürdüğüm bir şarkıdır o.

Paul McCartney: ‘Get back’i stüdyoda çok sulu bir ortamda yaptık ve dönen platolara bir şarkı kazandırdık.

Ringo ve John: Maxwell silver hammer şarkısından nefret ediyoruz. Paul bize stüdyoda milyon kez çaldırdı, ta ki tamam şimdi oldu diyene kadar. Hatırlayınca insanın siniri bozuluyor.

Beatles kasırgasının şahikasına ulaştığı zamanlarda, radyo istasyonları ABD, İngiltere başta, gün boyu grubun şarkılarını çalarlar. Dinleyiciler de hep Beatles şarkılarının çalınmasını isterler. BBC de bu “çılgınlığı” dikkate almak zorunda kalır. Sürekli Beatles çalmaya başlarlar. Bir gün, BBC’nin radyo sunucusu, program akışında bulunmamasına rağmen şu anonsu yapmak zorunda kalır:

Sayın dinleyiciler, şimdi elime geçen bir telgrafı size okumak istiyorum.
Sabahtan akşama kadar, hem de her gün Beatles çalıyorsunuz. Biraz da yenilerin, genç grupların şarkılarını çalın, Beatles’tan başka bu ülkede müzik yapan kimse yok mu?
İmza: John Lennon – Paul Mc Cartney.”

‘Dört tane piçtik’

John, Beatles için “Dört tane piçtik”, George Harrison,  Beatles sorulunca, acayip sofistike ve derin felsefi-mistisizm dolu şeyler söyleyecek sanılırken, ‘’Çok güldük hepsi o kadar” der.

“Ailemin tek çocuğuydum, onlara katıldım ve bir anda üç kardeşim daha oldu” sözleri Ringo Starr’ın.

Paul McCartney, seslendirdiği piyano partisyonu için müzikle de ilgilenen bir otoritenin, “İnsan aşağı inme, zihinsel, psikolojik anlamda düşme duygusu uyandırıyor” yorumuna, “Hiç böyle bir şey düşünmemiştim ne bestelerken ne de çalarken…” karşılığını verir.

Bunları diyecek kadar dürüst ve samimi idiler.


Yesterday’in hikâyesi

Beatles’ın tüm dünyada, kuşaklardır en fazla bilinen, dinlenen şarkılarının başında Yesterday gelir. Rüyasında şarkının melodisini duyan Paul, uyanır uyanmaz duyduğu melodiyi notalara döker.

Bir hafıza yanılsamasına uğramamak için George Martin’e gidip sorar:
“Böyle bir melodiyi hiç duydun mu? Önceden yapılmış  bir beste olabilir mi?”

Müzik bilgisine çok güvendiği Geoerge Martin, “Yok, ilk kez duyuyorum” yanıtını verince, şarkı üzerinde çalışmaya başlarlar. Ama sözler bu dört tane su katılmamış Liverpoollu mahalle çocuğu için bile edepsizdir. John , Paul’ü azarlar ve “Senin o upuzun bacaklarına meftunum” dizesi çıkartılır, insanları sersemleten şimdiki sözler yazılır.

Dünya onları ikonodül  (puta tapıcılık) illetine tutulmuş halde ikonlaştırırken dördü de ikonoklas (putkırıcılık) tavırlarını taviz vermeden sürdürüp, Beatles ikonunu yıkma çabasını sürdürdüler.
İşçi sınıfından geldiklerini, yoksulluk ve yoksunluk içerisinde büyüdüklerini, anne ve babalarını erken yaşlarda kaybettiklerini  bunun hüznünü hep yaşadıklarını, her fırsatta medyaya hatırlattılar.

‘Beethoven da bizim gibi dolandırıcı!’

Blue Jean montunun yakasına taktığı Mao rozetiyle  Newyork’taki protesto gösterilerine Yoko ile katılan John Lennon, Jaques Derrida (1930-2004 ) okudu mu bilmiyorum. Ama o yıllarda Fransız entelejensiyası değil de, (bence de çok yerinde bir seçimle) Brigitte Bardot ilgisini çektiği için, muhtemelen haberdar değildi. Yapı söküm / dekonstrüksiyon tezinden ve “Her okuduğunuza inanmayın” uyarısından, Derrida’nın.

Halbuki Derrida ile konuşmuş, tartışmış gibidir.

Her zamanki nihilizmi ve  zehirli diliyle şunları söyler:

“Sanırım müziğimize aldırmamanın sebebi başkalarının onu çok ciddiye alması. Bu bir açıdan mutluluk verici bir şey ama çoğu zaman sinirlerimi ayağa kaldırıyor.

İnsanların beğenmesi hoş, ama ‘takdir etmeye’ başladığında, ondan müthiş derin şeyler çıkarttıklarında, o zaman boka sarıyor. Pek çok sözde sanat türü hakkında düşündüklerimizi ispatlıyor. Hepsi boktan. Beethoven ve bale hakkında yazdıkları ve söyledikleri onca boktan şeyden, önemli olduklarını söyleyerek kendini komik duruma düşürenlerden nefret ettik. Şimdi bizim başımıza geliyor… Birkaç kişi bunu başlatmaya yetiyor, sonra önemli olduğu konusunda kendilerini kandırıyorlar. Hepsi koskoca bir kandırmaca.

Biz de dolandırıcıyız. Onları kandırdığımızı biliyoruz, çünkü insanlar kandırılmak istiyor. Bize kendilerini kandırma özgürlüğü verdiler. Hadi şunu buraya sokuşturalım da kafaları karışsın, diyoruz. Eminim bunun bir kandırmaca olduğunu anlayan bütün sanatçılar böyle yapıyolardır. İddiaya varım Picasso  da bir şeyleri araya sıkıştırıyordur. İddiaya varım 80 yıldır kıs kıs gülüyordur.

Ama bu durum üzücü. Gülmediğimiz zamanlarda kendimizi kandırıp önemli olduğumuzu düşünüyoruz. İnsanlar hiçbir şeyi mizah olarak almıyorlar: ‘She’s Leaving Home’u aslında muzları düşünerek yazdığımızı söylesek kimse inanmaz. İnanmak istemezler.

Yıllar önce düşündüğümüz her şeyde haklı olduğumuzu fark etmek acıklı. Beethoven da aynen şimdi bizim olduğumuz gibi dolandırıcı. Birkaç şey tıngırdatıyordu o kadar.

Mesele şu: Beethoven ve benzeri insanlar dolandırıcı olduklarının farkındalar mı? Yoksa önemli olduklarını mı düşünüyorlar? Başbakan sadece sıradan bir adam olduğunun farkında mıdır? Bilmiyorum. Belki ne yaptığını biliyormuş gibi davranmaya alışmıştır. Sıkıntı, neler olduğunu bilmediğinde bile biliyormuş gibi konuşmasında.

İnsanlar Beatles’ın neyin ne olduğunu bildiğini zannediyor. Bilmiyoruz. Sadece yapıyoruz. İnsanlar ‘Mr. Kite’in örtük anlamını öğrenmek istediler. Öyle bir şey yoktu. Sadece yaptım. Bir sürü sözü bir araya getirdim, sonra biraz ses kattım.Yazdığımda şarkıya bayılmadım. Kaydederken şarkıya güvenmedim. Ama kimse inanmayacak. İnanmak istemiyorlar. Önemli olmasını istiyorlar.”  (Syf:331-332)

Bilmediğimiz ne çok şey varmış

Elli yıldır dinliyorum. İçinde Beatles geçen her şeyi okudum, izledim. Gıyabımda, Beatles’ı Murat’a sorun, size en ince datayıyla  anlatır, denildiğini duyarım hep.

Ama Hunter Davis’in bu namuslu kitabını okuyunca bilmediğim ne çok şey olduğunu gördüm: Yakın arkadaşlarına cömertliklerini, Mal ve Neil’in hayatlarındaki önemini, aile yaşantılarını, sanıldığı gibi hiç de şaşaalı yaşamadıklarını, sade bir hayat sürdürdüklerini, evcimen olduklarını, içkiye de, yemeğe de düşkün olmadıklarını, çocuklarını devlet okullarında okutup yaşıtlarından ayrıcalıklı olmadıkları terbiyesini verdiklerini, zaman zaman evde sıkıntıdan patladıklarını, vejeteryan olduklarını, yemekleri, market alış verişini eşlerinin yaptığını…

“Muhteşem dörtlü iyiydi, çünkü eğer birisi kötü bir ruh halindeyse diğerleri onun açığını kapatırdı.Birbirimizi korurduk.Artık, tek başınayken daha tetikte olmalısın. Bazen onları özlüyorum.Birbirimizi çok seviyorduk.” (Syf: 413)

George Harrison, Beatles’ın büyülü simyasını açıklamış oluyor bu sözlerle.

Sırf bunun için bile olsa yazarına da, çevirmenine de, yayımcısına da ahde vefa hissi duymaktayım.