Şu son NATO’ya kabul patırtısı, bir Tayyip Erdoğan klasiğinin tekrarlanmasına yol açtı. Bu artık alıştığımız bir süreç: Tayyip Erdoğan bir konuda son derece kesin sözler söylüyor. Kesin mi kesin! Sonra, neyse konu ya da sorun, söylediğinin tam tersini yapıyor, söylüyor vb. Bunu gene yaptı ve yaptıktan sonra bu sefer bir Süleyman Demirel klasiği ile durumu açıkladı: “Dün, dündür; bugün, bugündür.”
Tayyip Erdoğan çok konuşuyor. Ülkenin her sorunu konusunda söyleyeceği bir söz var. Bu birçok sözü birbirine bağlayan bir omurga görülüyor; her durumda ne kadar doğru davrandığı. Gelgelelim, burada da bazan bir tuhaflık görülebiliyor. Erdoğan, olumsuz çağrışımları olan bir deyimi olumlu anlamda kullanıveriyor. Örneğin seçim yapılmış, muhalefetin o sırada geçmiş bazı uygulamalara itirazı var. “Bu yapılan ‘seçim hilesi’dir” diye seslerini yükseltiyorlar. Suçlama ağır. Tayyip Erdoğan, “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diye cevap veriyor. Adamın biri kuraldışı bir iş yapmış, bir suç işlemiştir; ama bundan sonra tüymüş, erişilemeyecek bir yere varmıştır. Yani olan olmuştur. Paçayı sıyırmıştır. Bu deyimi bu durumu anlatmak için kullanırız. Bu da, Erdoğan konumunda bir insan açısından pek “onurlu” bir durum değildir. “Evet, yaptık bir hile, ama artık sonucu değiştiremezsiniz” anlamına gelir. “Yanına kar kaldı” deyimini de ekleyebiliriz.
Tayyip Erdoğan çok “içi dışı bir” bir adam, onun için de böyle konuşabiliyor, demek mi gerek bu durumda? Bu mu açıklaması? Yoksa bazı deyimlerin anlamını bilmiyor, bilmeden kullanınca da böyle tuhaf durumlar ortaya çıkıyor.
Şimdi, Süleyman Demirel’in sözüne geliyoruz. Bu ünlü söz, Demirel’in sıkıştığı ve durumu kurtaracak laf bulamadığı zaman—ayaküstü—söyleyiverdiği bir sözdür. Bir tutarsızlık itirafıdır (başka imkân bırakmayan koşullar olsa da). Öyle göğsü kabararak söylenecek bir şey değil. Ama Tayyip Erdoğan herhalde ağzından çıkan her şeyin göğsünü de kabartması gerektiğine inanıyordur. O inanıyorsa başka herkesin de inanması gerektiği zaten kesin.
Şimdi, sonuç olarak, siyasi bir durum üstüne konuşuyoruz. Siyasi bir durum ve bunun üstüne bir siyaset adamının açıkladığı değerlendirme ve karar... Siyaset dediğimiz etkinliğin gereği, taraflar var ve tarafların yorumları ya da değerlendirmeleri uyuşmuyor, çelişiyor. Türkiye’nin şu şimdiki durumunda uyuşmazlık iyice vurgulu ve kavgalı bir hale geldi. Bu olayda Erdoğan’ın davranışının, eyleminin iki değerlendirmesi var: “Bu bir zaferdir”! “Bu bir hezimet”tir”! Konuştuğumuz olay aynı olay. “Zafer” denen olaya “hezimet”, “hezimet” denen olaya “zafer” denebilir mi? Nasıl denebilir? Ama Türkiye’de bu oluyor, her durumda oluyor, durmadan oluyor. Olmasına alıştık.
NATO’ya girdi, girmedi kavgasından çok “bu “zafer/hezimet” ikilemi ilginç geliyor bana. Ama olayın kendisine değinmeden kavgasını konuşmak da kolay değil. Bu olay abartılı bir retoriğe girişmeden olsa ve muhalefet “hezimettir bu” diye kıyamet koparsa “Abartıyorsunuz,” derdim. Ama öyle değil. Olay başlar başlamaz dozunu yükselten, geri alınmaz sözler söyleyen Erdoğan ve onun yankıları. Böyle olunca da muhalefetin “Ne zaferi yahu? Buna ‘hezimet’ derler” diye cevap vermesi çok normal. Benzer olaylarda da hep aynı şey oluyor. “Rölans” yapan taraf her iktidar ve tartışılan konuda kof çıkan taraf da genellikle iktidar. Anlaşılır bir şey: İktidar bir süredir güç ve destek kaybediyor; onun için “muazzam başarı” peşinde! Muazzam olmayan başarı da kesmiyor.
İsveç’in, Finlandiya’nın NATO’ya katılmak istemesi anlaşılır bir olay. Bunu böyle patlangaç bir olay haline getirmek gereksiz bir şeydi. Bir NATO üyesi olarak Türkiye’nin böyle bir “olay yaratması” doğru bir siyasi davranış değildi. Onların katılımını onaylarken şikâyetlerini bildirmek de anlaşılır bir olay olurdu (şikâyetin haklılığı başka konu). Ama olay izlediğimiz, seyrettiğimiz sürece girdi. Girdikten sonra varılan sonucu “zafer” diye karşılamak da, ancak “bir densizlik” olabilir. Ama AKP’nin zaten çok akılcı bir gidişi olmayan Türkiye siyasi kültürüne katkısı bu oldu.
“Bu oldu”. Nedir olan? Hayata, olaylara bakışımız bildiğimiz olgusallıklardan, gerçekliklerden ve maalesef değerlerden koptu. “Mantık”, genel olduğu zaman, herkesi bağladığı zaman “mantık”tır. Bu ilişki tamamen koptu. Bunlar “kopunca” ne oldu? Mantık dediğimiz şey “partizan” oldu. “Bir şey benim çıkarıma uyuyorsa mantıken doğrudur.” Bunu diyen kişi—bir biçimde—toplum desteğini de arkasına alabilir. Bu durumda “Hitler Almanyası” gibi bir fenomenle karşılaşırız. O dönemde çok cılız bir muhalefet dışında Almanya’nın neredeyse tamamı Hitler’in arkasından gitti. Ama arkasından gidenlerin kalabalık olması Hitler’in davasının haklı bir dava olması sonucunu getirmedi.
Ya da bir iktidar olur, kitlesel denebilir bir destek bulur, ama toplumda herkesi de ikna edemez. Onun bulduğu destek kadar muhalefet de vardır. Bu durumda bu iddiacılık, “dediğim dedik”çilik ne getirir? En hafifinden bölünük bir toplum, en ağırından bir iç savaş getirir.
Yakınlarda bir seçim olacak. Elbette çok önemli. Hayati. Seçim olacak, o kazanacak, bu kazanacak. Zaman geçecek, yeni seçimler olacak. Bazı şeyler değişecek, bazı şeyler değişmeyecek, Türkiye devam edecek...
“Edecek” mi? “Zafer/hezimet” mantığı içinde mi devam edecek? Nasıl eder? Şu gördüğümüz araçları kullanarak siyaset yapanlar, “zafer!” diye haykıranlar, bu dünyada bilinen zafer çeşitleri arasında bir de “Pirüs zaferi” dedikleri türden bir zafer olduğunu bir yerlerde görmüş, okumuş olabilir mi?
Murat Belge kimdir? |