Murat Belge

10 Haziran 2017

Tek

"Suudi Arabistan bir olayın içindeyse ona uzak durmalı” diye bir ilkem var ve şimdiye kadar yanıltmadı

Referandumumuzu yaptık; geride birtakım ciddi şaibeler, buna rağmen kıl payı bir “zafer”le kapattık. Bununla, ilkin, devam edegelen bir “anayasa çiğneme olayı”nı kapatmış olduk. Tayyip Erdoğan, birkaç yıldan beri Türkiye’de varolan anayasa göre değil, olmasını istediği anayasa göre davranıyordu. Şimdi anayasa onun durduğu yere gelmiş oldu. Gerçi “durduğu yer” demek yanıltıcı olabilir, çünkü durmuyor! Chaplin’in Diktatör filminde vardır diye kalmış aklımda. Ünlü “kırmızı halı”yı Diktatör’ün arkasından koştururlar, onun geçmek istediği yere yayarlar. Tayyip Erdoğan için de anayasa o halı gibi, halının serili olduğu yerden yürümüyor, halı onun yürüyeceği yere yerleştiriliyor. Yetiştiremezlerse, çok önemli değil çünkü Erdoğan için önemli olan “yürümek” halı olmasa da o yürüyor.

Şu üçüncü köprü olayı… Oradan bir köprü geçmesini uygun bulmuş ve önermiş herhangi bir rapor, uzman elinden çıkmış bir taslak, tasarı her neyse, öyle bir şey var mı? Benim bildiğim, yok öyle bir şey. Benim izlediğim kadar Tayyip Erdoğan “orası olacak” dedi, orası oldu.

Referandum, şimdi bu “tek adam”ın (dört tek saydıktan sonra bir beşinciye ihtiyaç olursa –ki bence var- o da tamam: “tek hükümdar”) bu keyfi kararlarına anayasal meşrutiyet sağlıyor.

Tek adam kararını veriyor. Verdi. Karar yerine geldi. Peki, isabet var mı bu kararda? Köprüyü izleyen gelişmeler bir isabet olduğunu göstermiyor. Törenler yapıldı, köprü “hizmete” girdi. Ama baktık ki köprünün sunduğu bu “hizmet”i isteyen pek yok. Öncelikli konu, kamyonlar. Kamyonların daha önce yapılmış iki köprüden geçmesi yasaklandı. Yasaklanınca beklersiniz ki tıpış tıpış (sevdikleri bir deyim) üçüncü köprüye yönelecekler. Böyle de olmadı. Rahmetli demişti, “Demokraside çare tükenmez” diye. Kamyon şoförleri de çare olarak araba vapurunu buldular. Bu sefer Sarayburnu’nun arada uzun kamyon kuyrukları birikmeye başladı.

Ve şimdi bir yasak daha: Araba vapuruna kamyon giremez. Madem demokraside çare tükenmiyor, demokrasiyi kaldırırız, olur biter. Çünkü “çare” denen şey, bizim ahaliye “işte size çare” diye sunduğumuz nesnedir. Altıncı parmak da “tek çare” olabilir; çünkü burada da önemli olan “tek. Kilit kelime, kavram bu. “Çok” olunca işler karışıyor “tek” olacak.

Yani “tek” adam kendi kararını veriyor, “orası” diyor. “Tek” adamın ağzından çıkan zaten yasa hükmünde. Oraya yapılıyor. Görülüyor ki yer seçimi pek parlak değil. Olayın birinci derecede muhatabı kamyonlar! Onların bu durumdan ne kadar mutlu olduklarını olaylar gösteriyor. Peki geri kalanlar? Bu kentin hemşehrileri olarak hepimiz, halka halka, her olaydan etkileniyoruz.  Trafik rahatladı mı? Öyle bir durum da göremiyorum. Tabii yapılan her şey gibi bunun da bazı sonuçlarını daha sonra göreceğiz. Kesilen ağaçların ve kesilecek ağaçların neleri kaybettirdiğini göreceğiz. Oradaki arsa spekülasyonlarının ve tabii dikilecek sitelerin “TOKİ konutları”nın yarattığı sonuçları göreceğiz. Görecek daha çok şey var.

Ve “tek adam” enerji dolu. Örneğin sırada “Boğaz Kanalı” projesi var. Üçüncü köprü de az buz proje değil, ama bu Kanal’ın yanında o küçük bir sivilce gibi. Bu Kanal’la denizlerde ne olacak? Şu anda kimsenin bildiği bir şey yok. Öğrenmeye çalışan da yok. Öncelikle öğrenmesi gerekenler, bu emri yerine getirecek olanlar. Ama onları ilgilendiren “tek” şey var: “tek” adamın ne diyeceği. “Kazın” deyince kazmaya başlayacaklar. Bunun için “referandum” yapmadık mı?

“Köprü”, “Kanal”, bunlar önemli “bayındırlık” işleri. Bunlar kadar önemli “siyasi” konularda da değişen bir şey yok. Aynı “tek adam” bütün kararları veriyor. Danışmanlarına danışıyor olabilir tabii. Onlar onun seçtiği, danışman olmasına karar verdiği danışmanlar. Bu kararı hangi ölçütlere dayanarak verdiği konusunda tahminlerimiz olabilir.

Şu günlerde aniden çıkan ve çıkar çıkmaz da gündemin tepesine tırmanan “Katar” sorunu var. Bu olay karşısında biz de aynı çabuklukla hareket ettik. Meclis’ten geçirilmesi gerekeni geçirdik (zaten geçmesi gerekeni geçirmeye hazır bir meclis var) ve şimdi elhamdülillah Katar’dayız. Bu kadar aceleyle bunu yaptığımıza göre, Katar’la böyle saniye sektirmeden hareket etmemizi gerektiren sebepler olmalı. “Katar” denince insanın aklına önce para geliyor. Ama para, sermaye Katar’ı bu noktaya süren cephede de var. İşte Suudi Arabistan.   

Ortadoğu’da olanları pek anlamam, insanın yüzünü güldürecek bir şey olduğunu da çok seyrek gördüm. İyi başlamış gibi görünen şeylerin de hızla berbatlaştığı bir bölge burası. Niye böyledir? Kendini buraya böyle bağlı hissedenlerin öncelikle düşünmesi gereken bir leyç

Suudi Arabistan bir “Ortadoğu cahili” olarak benim için güvenilir bir ölçüt. “Suudi Arabistan bir olayın içindeyse ona uzak durmalı” diye bir ilkem var ve şimdiye kadar yanıltmadı.

Peki bu, şimdiki Katar olayında, “Orada Suudi Arabistan var” diye sallasırt Katar’a asker göndermemizi gerektirecek bir şey mi? Hiç sanmıyorum böyle olduğunu. Ve zaten bu tip davranışların ilkesel değil, (olmayan kelime türeterek) “çıkarsal” olduğu kanısındayım. Katar’ın Türkiye’yle, daha doğrusu Türkiye’nin “tek adamı”ıyla ilişkisi ne? Görünen ilişki ne, görünmeyen ilişki ne? Bunların kararının nasıl çıktığını biliyoruz. Karardan beklenen sonuç alınmayınca, “Bu iş yanlış oldu” demektense ne gibi inatlaşma tedbirleri alındığını da biliyoruz. Bakalım, “Katar’ı koruma” operasyonlarımızın sonuçları ne olacak, nasıl olacak?

Boru değil, kapı gibi “referandum” var.