Murat Belge

07 Temmuz 2018

Tahterevalli

Kuvvetler ayrılığının gelişi halkın hayatını değiştirmedi ama gidişi bence değiştirecek

Seçimi tamamladık, yeni 'sistem'e geçiyoruz. Seçim öncesinde yazmıştım, tekrar ediyorum: Oy verenler neye 'evet' dediklerini bilerek oy verdiler. Bir 'yanlış anlama', 'yanlış değerlendirme' durumu yok. Erdoğan, "Seçilirsem demokrasi getireceğim" dedi de, sahiden demokrasi getireceğini sanıp oy verdiler diyebilecek bir durumda değiliz. Ne getireceğini herkes biliyor ve bunu onayladığı için oyunu da verdi. 

Daha yüksek bir soyutlama düzeyinde bir 'yanılma'dan söz edebilirsiniz. Örneğin, "Türkiye halkı demokrasiye inanmamakla yanlış yapıyor" diyebilirsiniz. O başka hikâye. 

Muhalefet, Erdoğan'ın kuvvetler ayrılığı ilkesini yerle bir ettiğini söylüyordu. Bu doğru. Yerle bir oldu zaten. Ama Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları ne zaman kuvvetler ayrılığı ilkesinin işlediğini gördüler? Atatürk'ün sağlığında, İnönü'nün şefliğinde var mıydı kuvvetler ayrılığı? Yoktu, fiilen olmadığı gibi kâğıt üzerinde bile yoktu. 1920 ya da 1924 anayasaları 'kuvvetler birliği' temeline göre yazılmış ve öyle işletilmiştir. Meclis içinde kurulan İstiklal Mahkemeleri'nin ortalığı kasıp kavurduğu yıllarda mı kuvvetler ayrılığı ya da yargının bağımsızlığı geçerliydi?

Geçerli filan değildi. Olmamasına rağmen, Demokrat Parti'nin 'Tahkikat Komisyonu' kurması, 27 Mayıs'ta, idam gerektiren bir suç olabildi, çünkü olduruldu. 

Tek-parti diktatörlüğü ya da bence daha doğru terimle 'Bonapartizm'ine muhalefet olmak üzere Demokrat Parti kuruldu. Böylece Türkiye daha demokratik bir düzene geçti mi? Geçmedi. Tek-partiden devraldığı büyün zorbalık araçlarını kullandı. Demokrat Parti iktidarı da bir 'tek adam' rejimiydi. Partinin kurucularından ilkin Ahmet Hamdi Başar uzaklaştı; bir süre sonra da Fuat Köprülü. Refik Koraltan zaten çok etkili değildi. Celal Bayar da mümkün mertebe uzak duruyordu. O yıllarda, Bayar'ın 'taraflı' bir cumhurbaşkanı olduğunu kanıtlamak için muhalefet bastonunun sapıyla uğraşıyordu. Menderes büyük ölçüde bir 'tek adam' olmuştu ve bundan hiçbir şikayeti yoktu. 

Kuvvetler ayrılığı ilkin 27 Mayıs Anayasası'yla Türkiye'nin siyasi hayatına girdi. Kendisiyle, daha doğrusu bu 'kökü dışarıda' ilkenin 'yerlileşmiş' biçimiyle ('Yerlileştirilmiş' mi demeliydim?) o zaman tanıştık. Peki, neydi bu 'biçimin' özelliği? 

Kısaca şöyle: Çok-partili düzene bir kere girilmişti. Bugün hâlâ bunun çok erken, yani yanlış olduğunu savunanlar var. Niye yanlış? Çünkü halk eğitimsiz, hazır değil. Cumhuriyet kurulalı yirmi küsür yıl geçmiş, niye hâlâ hazır değil? Kaç yıl daha geçmesi gerekiyor? Oy verme hakkı olmayan bir halk 'demokrasi eğitimini' ne zaman, nasıl, nereden edinir? 

Bu 'hazır olmayan' halkın seçimde gidip yanlış adamı seçeceğinden korkan bürokrasi, bu şekilde seçilecek yasama ve yürütmenin arz ettiği tehlikeyi savuşturma görevini öncelikle yargıya verdi. 'Senato' kurumunu getirerek ve bunun içine 'tabii' senatörleri ve 'kontenjan'ı katarak cumhuriyet seçkinlerini de denetlemeci olmaya çağırdı. Ama asıl yük yargıdaydı. "Mevzubahis olan devletse..." zihniyeti de bu yargının başlıca kılavuzuydu. 

Yani anayasaya bu koşullarda giren, işleri bürokrasiyi hükümete karşı güçlendirmek olan 'kuvvetler ayrılığı' gerçek anlamda bir kuvvetler ayrılığı değildi. Gene de, bir ilerleme yaşanmasına katkısı oldu. 

Bu yıllarda bu anayasadan ve bu kuvvetler ayrılığından en fazla şikâyet eden de Demirel oldu. Demirel şikâyet ediyordu ama bu boyda başta 'kuvvetler ayrılığı'nı da kuşa döndürme görevi 27 Mayıs'ı izleyen darbelere düştü. 

27 Mayıs sonrası dönemin iz bırakan siyasileri gene tek-adamlardı. Demirel'in olsun, Turgut Özal'ın olsun, öncekilere göre daha demokratik bir siyaset kültürü vardı. Ama tek-adam olma çerçevesinde bir farklılık göstermediler. Demokrasiyi daha iyi tanıyan Bülent Ecevit de bu bakımdan farklı değildi. 12 Eylül'ün beş generali sıralanıp dururlardı ama yalnız Evren konuşur, durmadan anlatırdı. Öbür dördünün herhangi bir dekoratif eşyadan farkı yoktu. İktidar tarafında uzun boylu duramayan Erbakan ya da Türkeş gibi siyasi önderler de bulundukları yerin tartışmasız sahibiydi. 

Önderlik, bir 'karşılıklı ilişki' sonucu belirlenen bir durum. Yani bu toplumun tarihi gelişmesi fiili bir 'tekçilik', bir 'siyasi monizm' çizgisi üzerinden yürüyor. Mutlak olmayan bir öndere 'önder' gözüyle bakılmıyorsa, halk da bu anlayışın bir parçası. Halk 'kolektivite' gibi bir kuruma inanmıyor, güven duymuyor; güveneceği bir 'tek-adam' olmasını istiyor. "Astığı astık, kestiği kestik" deyimi bu kültürde bir eleştiri değil, bir övgü. Böylesine "adam gibi adam" deniyor. 

'Kuvvetlerin birliği' Cumhuriyet'in kurucu ilkesiydi. 'Kuvvetler ayrılığı' defansif bir tedbir olarak geldi. Şimdi de götürüldü. Halkın hayatında belirleyici bir rol oynamadı kuvvetler ayrılığı, gelişi halkın hayatını değiştirmedi, gidişi bence değiştirecek. Ama olguların süreci başka, olduları anlamlandırma ve değerlendirme süreci başka. 

Cumhuriyet'in kuruluşunda kuvvetlerin birliği ilkesi kuruculara uygun görünüyordu; çünkü 'yeni bir toplum' kurmak gibi bir projeksi vardı ve bunun için daha fazla 'yetki'ye ihtiyaç duyuyorlardı. Şimdi de ihtiyaç duyuluyor çünkü şimdi de 'yeni bir toplum' projesi var. Nasıl 'yerli'? 'Eski' olarak. Yani, birinci projenin yürürlüğe konmasından önceki duruma dönmekle gerçekleşecek durum. Böyle bir şey mümkün müdür? Değildir.