Murat Belge

30 Eylül 2017

Referandum

“Kürt politikamız” aslında “Kürt politikası” değildir. “İktidarda kalma politikası”dır

Kürtler’in referandum yapmasına en şiddetli tepkiyi veren Türkiye oldu. Tayyip Erdoğan bir süredir rafta bekletilen “aşiret reisi” klişesini de durduğu yerden indirip “Otur oturduğun yerde” diye dünya diplomasisi diliyle ilgili olmayan bir üslûp tutturdu. Ona göre, “aşiret reisi”den devlet başkanı olmuyor; ama bu üslûpla sağa sola laf yetiştirmekle ne olunuyor, bilemiyorum. Bunun da devlet adamlığı ile kabili-i telif olduğu kanısında değilim. Erdoğan Barzani’e çatarken söylediği sözlere –yani Barzani’nin petrolü var, parası var, “al burayı yönet” diye bir yer de vermişler, daha ne sorun çıkarıyor?- kendisi inanıyorsa, dünyayı anlamakta bir hayli handikaplı olmalı. Ama herhalde bu sadece zaptedilemeyen bir retorik coşkusu.  

Tayyip Erdoğan’ın ve hükümetin bu referandum karşısında duyduğu derin öfkeye herhangi bir şekilde katılmıyorum. -Bunun nedenini de kim bilir kaç kere yazdım.- Böyle bir referandum olmadan önce de benim tavrım belliydi. Orta Doğu dediğimiz bu karman çorman dünyada Türkler ile Kürtler’in yakın dost olarak hareket etmelerinin hem kendileri için, hem de bu bölge ve dolayısıyla dünya için yararlı olduğunu, olacağını düşünüyorum. Kürt halkıyla dost olmanın Suudi Arabistan yönetimiyle aşna fişne olmaktan daha iyi bir seçenek olduğunu düşünüyorum.

Dolayısıyla siyasi iktidarı özellikle Haziran seçiminin arkasından takındığı tavırla ve izlediği politikayla taban tabana karşıt bir konumdayım. Haziran seçimi sonrasında ne olduğu anlaşılmaz bir “özerklik” ilan edip kent sokaklarında siper kazmak şeklinde tecelli eden bir “Kürt politikası”nı onaylamak mümkün değil; ama buna karşı devletin gösterdiği huşuneti de anlamak bir o kadar zor. “Devlet” gücünü temsil etmekle yükümlü olanların yazdıkları şeyler… Bunları “vatanperver duygular” olarak bağrına basan bir “ulusal kültür”ün… Yeniden hiç girmeyelim bu konulara.

Yani ben “Barış Süreci” günlerindeyim. O gün olduğu gibi bugün de oradayım. Başka bir yere gideceğim de yok.

Onun için “Efendim nerde, ben nerde?” hesabı, referanduma karşı şu tavır kabul edilir, bu tavır yanlıştır gibi bir konuşma mümkün görünmüyor.

Koparılan bu fırtına “orada bir kürt devleti olursa, bizim Kürtler için çekim merkezi haline gelebilir, onun için olmasın” diye bir cümleye indirgenebilir. “Böyle bir şey kimse istemiyor; istemez” diyecek halim de yok. Elbette isteyeceklerdir. Ne var ki bu kopan yaygara karşısında “Yahu bizim burada işimiz yok galiba. Bizim için böyle konuşan kişilerle aramızda ne ortaklık olabilir ki?” diye düşüneceklerin sayısının daha yüksek olacağından şüphem yok.

Cumhurbaşkanı’nın Kürtler üzerinde söyleminin Kürtler’i ne derece taltif edici olduğu meydanda. Ama Türk-Kürt “kardeşliği”ne kendi çapında katkıda bulunmaya çalışan başkaları da var. “Aşiret reisi” edebiyatına Sur’u, Nusaybin’i, Şırnak’ı v.b. yerle bir eden güvenlik güçlerinin arkalarında bıraktıkları edebiyatı ekleyin. Ama bu arada bir Kürt cenazesinin gömülmesi olayında çıkan arbedeyi ve arad kullanılan dili, sarf edilen kelimeleri de hiç unutmayın. Bu ülkede yaşayan bir Kürt’ün, Kürt kökenli herhangi bir kişinin neler hissettiğini, kendini nasıl “kalbi” duygularla Türkiye Cumhuriyeti’ne bağladığını anlarsınız.

Bu siyasi dilin, bu gerginliğin nedenlerinin ne olduğunu, daha doğrusu “Barış Süreci” diye yola çıkmışken buraya – evet, bu noktaya- niçin ve nasıl geldiğimizi sorunca, bunun asıl nedeninin Kürtler’le Kürtler’le ilgili bir etken olmadığı sonucuna varıyorum. AKP Haziran’da bir seçim kaybetti. “Kaybetti” derken, buradaki ölçüler içinde bir şey söylüyorum. Dünyadaki pek çok ülkede büyük bir zafer sayılacak bir sonuç aldı- ama kendi ölçülerine göre geriledi. Bunun üzerine- bana sorarsanız her türlü teamüle aykırı bir biçimde -  yeni seçim zorlamasına girdi. Bunu yaparken, her şeyden çok gerilime ihtiyacı vardı. Doğuda siper kazanlar, bu ihtiyacı giderdiler.

Onun için söyleneceği söyledik, söylüyoruz. Yalnız, şu yeni “Kürt politikamız” (buna “politika” denebilirse) aslında “Kürt politikası” değildir. “İktidarda kalma politikası”dır. O tarihte o gerekçelerle bu kanala dökülen politika şimdi Irak’taki referandım karşısında da bu biçimleri alıyor. Ama burada da yalnız Türkiye, Başkaları, aynı nedenle Kürtler’e kızmak ve hakaret etmek gereğini duymuyor.