Murat Belge

31 Mart 2020

Diyanet İşleri

Diyanet İşleri gibi bir kurum laik bir yapılanmanın gerektirdiği bir kurum değil, buna "karşıt" diyebileceğimiz, devletin dini denetim altında tutması için düşünülmüş bir kurumdur. Devletle dinin iç içe geçmesine önayak olan bir kurumdur

Koronavirüs ile başlayıp Koronavirüs ile bitirmekten bıktım. Oysa belli ki daha uzun bir zaman böyle yapmamız gerekecek. Geçen gün yazdığım gibi bu da bir çeşit (sözel) klostrofobya yaratıyor. Bütün duvarları "Koronavirüs" olan bir hücreye tıkılıyorsunuz. Bu sefer "hipokondri" devreye giriyor. "Öksürdüm, acaba..." "Terledim, acaba?..." koridoruna giriyorsunuz.

Yani, lafa gene "Koronavirüs" ile başlasam da yazıyı onun dışında bir konuya ayırmaya karar verdim. Hangi konu? Aklıma "diyanet" geldi. Aslında o da konuları belirleyen Koronavirüs'ün etki alanı içinde. Umreydi, cuma namazıydı, "mesafeli Cuma namazı"ydı derken, Diyanet İşleri hep baş rolde.

Ve "dua" olayı başladı. Günün son ezanından sonra "tekbir" okunuyor, dua ediliyor, bunar da hoparlörle çevreye duyuruluyor. Bir yandan da, medyada, "dua ve bilim" tartışması yürüyor. İmdi, benim bildiğim "dua" insanın niyazını Allah’a bildirmesi demektir; bunun için de "hoparlör" gibi bir aracın kullanılması gerekmez. Hoparlör kullanıyorsak, yaptığımız şeyi Allah’ın değil, başka insanların işitmesi için kullanıyoruz. Bu demektir ki Diyanet İşleri, topluma, "Ben de işin içindeyim. Görevimi yapıyorum. Bakın, sesli dua örgütlüyorum. Merak etmeyin" diyor. 

Cuma namazı olayı da bu kategoriye giren bir şeydi. Salgın, her gün karşılaştığımız bir fenomen değil. Bu yeni, alışılmadık durum karşısında ne yapacağız? Burada Diyanet olaya müdahale ediyor, "dinen geçerli olan budur" diye yol gösteriyor. Tabii Diyanet’in gösterdiği yolu beğenmeyenler de oluyor, nitekim oldu. Ama bunlar az sayıda bireyler.

Bu noktada, AKP iktidar olmadan önce bu toplumda Diyanet İşleri’nin yeri geldi aklıma. Özellikle, İslamcı kesimin bu kuruma nasıl baktığını hatırladım. Hiçbir saygıları yoktu. Hatta, "Cinayet İşleri" derlerdi. Sonra, günün birinde AKP iktidar oldu. Neredeyse yirmi yıl geçti, AKP iktidarda, Diyanet İşleri de faaliyette. Belli ki aralarında bir anlaşmazlık, bir uyumsuzluk yok.

Bu da bana "laiklik" ilkesini düşündürdü. Malum, Türkiye Cumhuriyeti laik bir ülkedir. Hepimize böyle öğretilir. Belirli bir kesime göre de bu "laiklik" ilkesi Atatürk’ün getirdiği en önemli ilkedir, Atatürk devrimlerinin temel direğidir.

"Laiklik", din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve birbirlerinin alanına karışmaması demektir. Oysa Diyanet İşleri bir devlet kurumu. Ülkedeki bütün din aygıtı son kertede devlet içinde örgütlenmiş durumda. Burada çalışan herkesin maaşını devlet ödüyor, bütün camiler devletin bakımında. Bu laik bir uygulama mı?

İskandinav ülkelerine bakıyorum. Kağıt üstünde, laik değiller. Hepsinde (yani İsveç, Norveç, Danimarka) din devlete bağlı. Yani "laik" olmadıkları gibi "teokratik" oldukları bile söylenebilir. Modern devlet olma süreçlerinde yaşadıkları anayasalarına da yansımış. Otuz Yıl Savaşları’nın anıları var zihinlerde. Ama fiilen tamamen laik toplumlar olduklarını hepimiz biliyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı devletiyle kıyaslandığında, dini bakımdan çok daha homojen bir toplum: Osmanlı düzeninde Müslümanlar’dan daha da kalabalık olan Hıristiyanlar’dan kimse kalmamış gibi. Yahudiler iyice azalmış. Ama Müslümanlık içinde ciddi ayrımlar var. Tabii başta Alevilik var. Gel gelelim, Diyanet İşleri, Sünni Müslüman. Sadece Sünni Müslüman. Haberdar olduğumuz "cemevleri" gibi bir konu var, örneğin. Aleviler, "Bunlar ibadethanedir" diyor. İktidar ve Diyanet İşleri, "Müslümanlık’ta yalnız cami ibadethanedir" diyor ve noktayı koyuyor. Kurumun adı "Diyanet" ama davranış bu.

Diyanet İşleri, laikliğin bütün el kitaplarında yazılı olan birinci ilkesine, yani din ile devletin ayrılması ilkesine uymayan yapısıyla devletin din işlerine müdahale etme kapısı gibi işlev görebiliyor. Yani aslında son analizde devlet, Alevi yurttaşına, "Cemevi dediğin yer bir ibadethane değildir" diyor. Bunu demekle, "Nerenin ibadethane olduğuna ben karar veririm" demiş oluyor.

Bizim de buna "laiklik" dememiz bekleniyor.

Bunları düşününce, bazı şeyler yerine oturmaya başlıyor: örneğin, AKP iktidarı ile Diyanet İşleri nasıl bu kadar uyumlu olabiliyor sorusu cevabını buluyor.

Osmanlı "Beyliği"nin Osmanlı "İmparatorluğu"na dönüşü sürecinde (yani Fatih’in saltanatında) Bizans’ın (ya da Doğu Roma diyelim) birçok kurumu alındı. Bizans "teokratik" bir imparatorluktu, çünkü imparator dünyevi iktidarın başı olduğu gibi kilisenin de başıydı. Patrik, son kertede, imparatorun bir memuruydu. Şeyhülislam da böyleydi. Doğu, öteden beri, "Kuvvetler Ayrılığı" dediğimiz düzenlemeden hoşlanmaz (bu tarihte, Tayyip Erdoğan’ın da hoşlanmadığı gibi).

Atatürk Devrimleri'nin bize "laiklik" olarak tanıttığı görünüşte yeni kurumlaşma da aslında bu eski devlet felsefesinin Cumhuriyet ambalajı içinde yeniden sunulmasından başka bir şey değildi. Atatürk, toplumunu yeniden yoğurur ve yaratırken, kendisine muhalefet eden değil, destek olan bir "din" istiyordu (din de yeniden yaratılacaklar arasındaydı zaten). Bunun bir çeşit "devlet dini" olduğunu söyleyebiliriz. Müslümanlık’tan büsbütün koptuğu herhalde söylenemez ama geleneksel İslam’la uyuşmayan yanları olduğu da şüphe götürmez. Sonuçta, "teolojik" bir konudur. Bu da benim aklımın ermediği bir alan.

Yani, Diyanet İşleri gibi bir kurum laik bir yapılanmanın gerektirdiği bir kurum değil, buna "karşıt" diyebileceğimiz, devletin dini denetim altında tutması için düşünülmüş bir kurumdur. Devletle dinin iç içe geçmesine önayak olan bir kurumdur.

AKP ile Diyanet İşleri’nin "geçinememek" bir yana, elle eldiven gibi birbirlerine uymalarının sırrı da burada yatıyor. AKP’ye göre, iktidar doğru kişinin elindeyse (şimdi olduğu gibi) iktidarın istediği dilde konuşan bir Diyanet İşleri’nin de kimseye zararı olmaz. "Ulema"ya soralım diyen bir Tayyip Erdoğan var. İşte "ulema".

Tayyip Erdoğan saltanatı bir gün sona erdiğinde, kurduğu "tek adam rejimi"nin bu topluma empoze ettiği sakıncalı kurumlar da tartışılacaktır herhalde. En çok tartışılacak ilkelerden biri mutlaka "laiklik" olacaktır. Bu saat gelindiğinde neyin ne olduğunu şimdiye kadar yaptığımızdan daha iyi bilelim diye açıyorum bu konuları. Gerçekten laiklik mi istediğimiz, yoksa devlet denetiminde din mi? İkincinin sonuçları ortada. Birincisini ise hiç yaşamadık.