Murat Belge

31 Temmuz 2016

Batılılar niye yanımızda değil?

Bir yandan da binlerce insana sokaklarda “idam isteriz” diye bağırtıyorlar. Aynı zamanda “Suçluları geri verin” diyorlar

AKP’liler üzgünler: Darbe girişimi olmasına rağmen Avrupalılar onları arayıp ne olduğunu sormuyor, “geçmiş olsun” demiyor diye. “Niye Türkiye’ye ziyarete gelmiyorlar?”
 
Yalnız “üzgün” olmakla kalmıyor, aynı zamanda “kızgın” oluyorlar. “Bunlar zaten böyledir. Çifte standartlıdır. Aslında hepsi bize düşmandır.” Daha da ileri gidip, örneğin idamı geri getiren bir Türkiye’nin Avrupa’da yeri olmadığını söyleyenlere sövüp sayıyorlar.

Evet, 15 Temmuz girişiminden sonra, Avrupa’dan ya da Amerika’dan beklediğimiz nicelikte ve nitelikte taziye, “geçmiş olsun” mesajları almadık, doğru.

Niye acaba? Çünkü Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan demokratik dünyada demokrasiye yeterince saygısı olan bir önder olarak tanınmıyor. Önceki yıllarda, yani Tayyip Erdoğan bugün olduğu Tayyip Erdoğan olmaya karar vermeden önce, onu özellikle tutan, yapacaklarından umudu olan siyaset adamları vardı. Bugün böyle bir şey yok. Nedeni de Erdoğan’ın demokrasiyi her fırsatta tavırları ve uygulamaları.

Darbe girişimi “tehlikesi” atlatılır gibi olur olmaz, “Şu kadar insan görevden alındı” haberleri, hükümetten gelen haberler, yayımlanmaya başladı. Yalnız Milli Eğitim Bakanlığı’nda işten el çektirilen sayısı 40.000’i geçmiş! Yani bu tam 40.000 kişi darbe hazırlığında veya darbede rol mu oynamış? Yoksa şöyle ya da böyle, Fethullah Gülen hakkında olumlu bir bakışları olduğu mu saptanmış? Yoksa, Gülen de şart değil; Tayyip Erdoğan’a ve partisine bakışlarının istenen ölçüde “amigoluk” potansiyeli taşımadığına mı karar verilmiş?

Nazlı Ilıcak’ın, Ali Bulaç’ın, Şahin Alpay’ın, Mümtaz’er Türköne’nin gözaltına alınması karşısında huylanmış olabilir mi, Avrupalı devlet adamları? Hilmi Yavuz aranırken Hollande ziyarete gelse, Hilmi Yavuz’un gözaltına alınmasını onaylıyormuş gibi bir duruma düşme ihtimali olur mu?

Hükümetin, devletin kendi yayına soktuğu filmler var: Ağzı burnu, kolu bacağı yamulmuş insanlar, ellerinde kayışla dolaşan insanlar vb. İnandırıcılık bakımından rakipsiz Adalet Bakanı bunların işkence falan olmadığını söylüyor, ama örneğin Merkel ne yapsın? Bu filmlerin olduğu ülkeye “geçmiş olsun” ziyaretine gelirse Alman kamuoyu ne der?

Merkel’in iktidara “ılımlılık” tavsiyesi bugünlerde bizim gazetelerde yer alıyor. “Tamam, darbe girişimi ciddi bir olay, ama yavaş olun” diyor Merkel.

Düzenli olarak izlediğim yabancı basın organı, bir zamanlar adı Herald Tribune olan International New York Times; dünyanın belli başlı gazetelerinden biridir ya, Türkiye’de pek sevilmez, çünkü “iktidarı hoşnut etme” gibi bir misyonu yoktur. Bu konuda AKP iktidarı da istisna değil. Gazeteyi sevmemekte onlar da kendi açılarından haklı diyebiliriz.

Tayyip Erdoğan kendi başkanlık hedefine varmak için toplumsal kutuplaşmanın üstüne benzin döktükçe, bir yandan “Ey...” diye başlayan nutuklarla demokratik dünyaya meydan okudukça, bu gazete de Türkiye üstüne haber ve yorumlara daha çok yer vermeye başladı. Darbe girişimi ve onu izleyen yeni ortam gazetenin bu ilgisini daha da artırdı. “Gün aşırı” denecek sıklıkta yazı yayımlıyor. Yazanlar bazen Türkiye’den ama çoğu yabancı, ya da yurt dışında yaşıyor. Örneğin 20 Temmuz’da Zeynep Tüfekçi imzasını görüyoruz (University of North Carolina): Erdoğan’ı Internet’in nasıl kurtardığını anlatıyor. Evet, Cumhurbaşkanı’nın CNN’de iPhone’da görünmesi, olayın gidişatında çok önemli değişim yarattı. Bundan sonra kitleler sokaklara, meydanlara aktı.  Gerek Internet’in, gerekse CNN’in (“Doğan grubu”) Tayyip Erdoğan’ın dostlarının listesinde yer almadığı biliniyor (bu zaten epey kısa bir liste olmalı).

Aynı sayıda Erdoğan’ın eğitim aygıtında yaptığı tasfiyelerle ilgili bir haber de var. Değer yargısına girişmeyen bu yazı da (Ceylan Yeğinsu imzalı) Batılı diplomatların demokratik ilkelere bağlı kalınması yolundaki uyarısı da anılmış.

Ertesi gün (21 Temmuz) Tim Arango ve Ben Hubbard, Türkiye’nin “Gülen’in iadesi” talebi üzerine bir haber yazısı yazmışlar. Uzun, ayrıntılı bir yazı ama anlatılanların çoğu bizim için tanıdık konular. Odaklandığı noktalardan biri “iade” talebinin Türkiye-ABD ilişkileri üstünde olumsuz etkileri. Erdoğancı medyanın “ABD Erdoğan’ı öldürtmeye teşebbüs etti” yollu yayınını da “ibretlik” bir olgu olarak anıyor.

Burada önemli nokta, Türkiye’de, bu girişimin Gülen’in işi olduğu konusunda herhangi bir şüphe olmaması. Girişim sonrası yaratılan atmosferde, bu konuda “acaba?” demek bile bir “hiyanet-i vataniye” kategorisine sokuldu. İyi de, bizim için yeterince “ikna edici” olan şeyler Amerikan hukuku içinde geçerli olmayabilir. Kerry, açıkça, “iddia değil, kanıt” demişti. Darbeye girişinler hepsi Fethullahçı olsa ve “Ben bu işi Fethullah Hoca için yaptım” diye itirafta bulunsa bile, bu, Fethullah Gülen’in fiilen darbeyi düzenlediğinin kanıtı olamaz –Amerikan- ve dünya- hukukuna göre.

Dolayısıyla bu konu iki ülke arasındaki ilişkileri zedelemeye devam edecek. Ayrıca “zedeleyecek” tek konunun bu olmadığını da belirtelim.

Gene bu perşembe sayısında, gazetenin “Op-ed” bölümünün devamlı yazarlarından Thomas L. Friedman’ın makalesi yayımlanmış. İlginç: başlığı “Trump ve Sultan” (bu sayfada Erdoğan’ın hemen “hakaret davası” açacağı türden bir karikatürü de yer alıyor).

Friedman, Erdoğan’ın “ilk beş yıl” çok parlak ve icraatı olduğunu söylüyor. Sonra da bunun beynine vurduğunu ve büyük bir iktidar hırsıyla toplumu “Biz ve onlar” diye kutuplaştırdığını, komplo teorileriyle bunu durmadan beslediğini anlatıyor. Kürtlere anlamsız bir savaş açtığını, gazetecileri hapse tıktığını, rakiplerine devasa vergi borcu çıkardığını ve kendini bir “modern-zaman sultanı” haline getirdiğini söylüyor. Yazının büyük kısmı Erdoğan üstüne. Sonuna doğru Trump’a geliyor ve burada benzer bir adamın eşinmekte olduğunu belirtiyor. Son cümle: “Bugün Türkiye’de olanları beğeniyorsanız, Trump’ın Amerika’sına âşık olacaksınız”

Ertesi gün (22 Temmuz, Cuma) gene iki yazı yayımlanmış. Birincide tanıdık Tim Arango imzasını görüyoruz. Başlık: “Türklere bir mesaj: Sadık Olun”; spot: “Cumhurbaşkanı’nın çağrısı olağanüstü hal koşullarında özgürlüklerin kısıtlanacağı korkularını alevlendiriyor.” Bunun da Erdoğan-sever bir yazı olmayacağı belli. Ancak, sevip sevmediği o kadar önemli değil. Doğru mu, değil mi? Erdoğan’ın kendisi ve takımından başka herkes gidişten (daha başta olduğu halde) duyduğu endişeyi dile getiriyor. Arango, “demokrasi nöbeti” diye adlandırılan gövde gösterisinin devam etmesi için Erdoğan’ın yayımladığı çağrıyı ele alarak başlıyor. Başka kaygı, “darbeyi yapan Fethullahçılar’ı temizleme” bahanesiyle bütün muhalefetin susturulması ihtimalî, bu yazıda da dile getiriliyor ve örnek olarak öncelikle Orhan Kemal Cengiz’in gözaltına alınması gösteriliyor (bunun olduğunu ben de bu yazıdan öğrendim). Akademiklere yurt dışına çıkma yasağı, Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu’ndan çıkma kararı kaydediliyor.

Erdoğan taraftarlarının Taksim’de Gülen’e “seni ve köpeklerini kendi tasmalarınızla asacağız” posteri germeleri de, yazının sonunda, burada ne gibi olaylar olabileceğinin uyarısı olarak yer alıyor.

İkinci yazıysa Obama-Erdoğan ilişkisi üstüne. Bunu yazan Mark Landler. Obama’nın başlangıçta Erdoğan’a duyduğu güveni ve sempatiyi anlatarak başlıyor. Evet, Türkiye ziyareti vb. Philip Gordon da (Ortadoğu politikası koordinatörüydü) Obama’nın “Erdoğan’a güvenerek ona yatırım yaptığını” söylemiş. Şimdi ise acı bir hayal kırıklığı söz konusu. Yazara göre Obama özel görüşmelerinde Erdoğan’ın politikalarını şiddetle eleştiriyor, ama kamu önünde aynı şeyleri söylemiyor –Erdoğan adam asmaya başlayıncaya kadar da muhtemelen söylemeyecek. Ancak bu temkinli sessizliğin nedeni Tayyip Erdoğan’ın kendisi değil, Türkiye’nin nesnel önemi.

Yazılar kesilmiyor: 23-24 hafta sonu sayısında, birinci sayfada gene kitlesel tasfiyeler üstüne bir haber. Şimdi üzerinden bu tasfiyelerin yapıldığı dosyaların yıllardan beri MİT tarafından özenle hazırlandığı anlatılıyor.

Listeler hazırlanmış da, şimdi girişilen tasfiyenin kitleselliği dış dünyadan olaya bakanları şaşkına çeviriyor (“iç dünya”dan bakanların ne düşündüğünü pek bilemiyoruz). Henry Barkey, Mao’nun Kültür Devrimi ve Humeyni’nin İran’ı ile karşılaştırabileceğini söylemiş. “Ama onlar devrimdi” diye eklemiş.

1500 dekana istifa etmelerinin bildirilmesi gibi bir olayı anlamlandırmak ve değerlendirmek bir Batılıya zor geliyor –bütün yaptıklarımızın Batı’da bir eşi olduğunu ispatlamaya çalışan AKP’liler belli ki çok inandırıcı olamıyor.

Bu yazıya göre, istihbarat, Gülenciler’in iç yazışmalarına girme yolunu bulmuş (darbe girişiminden çok önce) ve böylece binlerce Gülen taraftarının –militanının- adını sanını öğrenmiş. Onların öğrendiğini de Gülenciler öğrenmiş. Ağustos tasfiyelerinden önce davranmak istemelerinin nedeni buymuş.

Sonrası bildiğimiz hikâyeler: Üçte olacakmış, MİT haber alıp Genelkurmay’a haber verince önceden başlamışlar vb. Haber verildiği halde Genelkurmay’da nasıl bir süre duruma egemen oldukları benim açımdan hâlâ bir merak konusu.

Bu sayıda Mustafa Akyol’un da yazısı var (o da devamlı bir yazardır). 25 Temmuz’da Türkiye üstüne bir şey yok ama 26 Temmuz Salı sayısında var. Ceylan Yeğinsu imzalı ve haber yazısında gazetecilere yönelen “cadı avı” konu ediliyor: Nazlı Ilıcak ve ötekiler. Bu tarihte henüz Şahin Alpay’dan, Ali Bulaç’tan haberimiz yok.

New York Times, 26 Temmuz’da, İbrahim Kalın’ın bir yazısını da yayımlamış. Onun söylediklerini zaten her gün okuyor ve dinliyoruz.

27 Temmuz’un “Op-ed” bölümünde Gülen kendisi! O da tabii girişimle hiçbir ilgisi olmadığını, bu işe Hizmet saflarından bir katılan olduysa, o birinin Gülen’in değerlerini çiğnemiş olacağını söylüyor. Gülen de lafı Erdoğan’ın diktatörleşme eğilimlerine getiriyor (bu arada Kürtlere karşı katı (“harsh”) tedbirler aldığını da söylüyor.

Şimdilik burada keseyim haftalık icmali. Görüldüğü gibi, yazı çok. Bunlar, genel olarak, Batı’nın buraya –ve Tayyip Erdoğan’a- baktığı zaman ne gördüğünü özetliyor. Ancak bu özetle, “Ağır gadre uğramış bu mazlum Cumhurbaşkanı’na hemen koşayım ve “geçmiş olsun” dileklerimi sunayım” türünden bir ruh haline rastlanmıyor. Acaba niye?

Tayyip Erdoğan’ın şimdiye kadar gösterdiği performans, demokrasiden hoşlanmadığı gibi Batı dünyasına da dostane gözle bakmadığını gösterdi. Ama darbe girişiminden sonra bu tür değerlendirmelere yol açan davranışlarını katmerlendirdi –Yandaşları da boş durmadı.

Kafası gözü yarılmış adamların kasetlerini kendileri yayımladılar. Ve şimdi “Suçluları geri verin” diyorlar.

Bir yandan da binlerce insana sokaklarda “idam isteriz” diye bağırtıyorlar. Aynı zamanda “Suçluları geri verin” diyorlar.

Bu sonuncular üstüne ayrıca yazmak gerek.