Murat Belge

29 Mart 2019

Adını koymak

"Olan” tarihi yok edip “olmayan” bir tarihle kıvanç duyarak “şeyh”lerimiz, “molla”larımız arasında yaşayıp gidiyoruz

Bir nesnenin (bu bir “yer” ya da bir “insan” da olabilir) adını koymak onu sahiplenmektir. Yeni doğmuş çocuğun adını annesi ile babasının koymasını doğal karşılarız.

Ad koymak olduğu gibi bir de konmuş bir adı değiştirmek var. Bunun olmasına yol açan vesileler çok farklı olabilir. Bunlardan biri bizim tarihimizde oldukça sık görülür. “Tarih” derken Cumhuriyet tarihini kastediyorum. Onun öncesinde pek rastlanır bir şey değildi bu.

Bir yerin adını değiştirmek… Çok zaman, o yeri kendine mal etmek için yapılır. Cumhuriyet, var olan toplumu bir “ulus-devlet” olarak yeniden kurmak demek olduğuna göre, “Türk-olmayan” yer adlarının değiştirilerek Türkleştirilmesi de yeni rejimin bir görevi haline geldi.

En göz çıkaran (ve tipik) örneklerden biri “Rum Bükü”nün “Türk Bükü” olmasıdır. Bunun gibi, “Apostol” Burnu “Atabol” Burnu’na dönüşmüştür; “Kirmasti”, “Kemalpaşa” olmuştur v.b.

Koca memleket çapında bu işlem yapılagelmiştir ve hâlâ da yapılabiliyor.

İstanbul’da sokak adları belediyelerin hayal gücü ile yeni kılıklara girdi. “Glavani Sokağı” oldu size “Kallavi sokağı”. İzmir’de adlarla başa çıkmanın güçlüğünü görünce işi sayılara vurdular.

Yakın dönemde, yani şimdi içinde bulunduğumuz dönemde aynı işlev bu sefer bir yerleri Müslüman bir bağlam içine çekmek için yapılır oldu.

Bir yer var ki sürecin iki aşamasına da örnek olabilir: Beyoğlu’nda, Asmalımescit tarafında bir “Kançılarya” sokağı vardı. Besbelli, Türkçe’den gelmeyen, zaten Türklüğü tartışmalı olan bu semtin karışık tarihine uygun bir ad. “Kançılarya”, “Konsolosluk” demek. İtalyanca’dan geldiği hemen anlaşılıyor. O halde büyük bir ihtimalle Venedik Konsolosluğu olmalı. Zaten o yakında bir de “Balyoz Sokağı” var ki bu da çekiçle, tokmakla ilgili bir şey değil, Venedik Elçisinin sıfatı olan “Bailo’dan geliyor. Ceneviz ya da Napoli v.b., öteki İtalyan kent devletlerinden birinin konsolosluğu da olabilir ama sanmıyorum.

Evet, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında böyle kulağa yabancı gelen adları değiştirmek işlemi hızla yerine getirildi. Yoğundu böyle adlar, dolayısıyla değiştirme süreci de yoğun oldu. Arada küçük dalgınlıklar oldu: Alyon Sokağı değişti ama Alyon Aralığı kaldı, demin söylediğim Glavani Sokağı Kallavi bir mahiyet alırken onun da “aalığı” haldı v.b. Neyse, daha yakın zamanlarda onları da hallettik.

“Kançılarya”dan girmiştik söze. “Konsolosluk” anlamına gelir demiştik. O zaman henüz “öz” Türkçecilik diye bir akım ya da zorunluluk yoktu. Onun için sokağa da konuşma dilinde “konsolos” demek olan “Şehbender” adı verildi. Bu, sürecin birinci aşaması, yani “Türkleştirme” aşamasının gereğiydi, gereği yerine getirildi.

Şimdi geliyoruz ikinci aşamaya, yani “İslamlaştırma” dönemine. Belediyeden biri herhalde bakmış sokağın adına, “Şehbender”den bir şey anlamamış. Ne ola ki “şehbender”? Benim tahminim bu aşamada böyle bir memurun “İslamlaştırma” tutkusundan çok bilgi eksikliği nedeniye “Şehbender” oldu “Şeyh Bender”! Yani Müslüman olmakla kalmadı; rütbesi de yükseldi diyebiliriz. Asmalı bir mescit olduğuna göre bir de “şeyh” olabilir, niye olmasın?

Ama, hatırlıyorum, o zaman bu konu üstüne yazıldı, çizildi. Ortada herhangi bir “şeyh” olmadığı söylendi. Şehbenderin ne olduğu açıklandı. Sonuçta “Şeyh” gitti; şimdi oraya yolunuz düştüğünde sokağın başında “Şehbender” yazan levhayı görürsünüz.

Benim bildiğim buna benzer bir olay daha var ki burada bir düzeltme olmadı. Yenikapı ile

Kumkapı arasında, denize paralel uzanan iç sokaklardan birine “Molataşı” adı verilmişti. Aslında bu adı taşıyan bir sokak da Tahtakale taraflarında vardı diye kalmış aklımda—“Tahtakale” dedim ya, onun doğrusu da “Taht*ı Kale”, yani “Kale Altı” olmalı (Halk etimolojisi diye bir şey var, anlamazsa ya da dili dönmezse değiştiriyor “halk”).

Neden “mola”taşı? İmdi, eski çağda “küfeci” denilen adamlar var. Gittiniz çarşıya, alışveriş yaptınız, hem de yüklü “alış” yaptınız; malları eve taşımak zor. O zaman çağırıyorsunuz “küfeci”yi, onun küfesine yüklüyorsunuz. Bu tür bir müşteri ilişkisinin dışında da sürekli bir “mal taşıma” faaliyeti oluyor çarşı pazar bulunan yerlerde. Bu ağır nesneleri taşıyan “küfeci” yoruluyor, bir soluklanma ihtiyacı duyuyor. Onun için onların gelip gittikleri güzergaha birtakım yüksek taşlar koymuşlar, adam geliyor, sırtındaki küfeyi taşın üstüne koyuyor, dinleniyor. Yani küçük bir “mola” veriyor. Sonra yeniden sırtlanıyor küfesini—devam!

Yani “molataşı” bu: İnsancıl bir kültürün ürettiği bir adeti anlatıyor.

Ama günümüzde birileri geliyor ve fazladan bir “l” harfi ekleyerek “mola taşı”nı “molla taşı” yapıyorlar. Bunun herhangi bir hikâyesi yok tabii. Bir mollanın taşı olması için bir neden de yok. Ama böylece “İslami” bir renk vermiş oluyoruz. Böylece, kentimizde bir “Molla Taşı

Caddesi’ne sahip oluyoruz. Bunun bir anlamı olup olmaması o kadar önemli değil. Bir “molla” olması ise önemli.

Böylece “olan” tarihi yok edip “olmayan” bir tarihle kıvanç duyarak “şeyh”lerimiz, “molla”larımız arasında yaşayıp gidiyoruz.