Mirgün Cabas

27 Ocak 2019

İçinizdeki dolandırıcıyı serbest bırakın!

Monopoly cheaters edition: Yeni oyun, adından anlaşılacağı üzere baştan sona hilebazlık, dolandırıcılık üzerine kurulu

 Çoğumuz çocuklarımıza düzgün bir eğitim vermek için, onları bir sürü çarpıklıktan ve vahşilikten korumak için, düzgün arkadaşlar edinmeleri için özen gösteriyoruz, büyük zorluklara katlanıyoruz. Bunun karşılığında elde edeceğimiz şeyse, eğer kendilerini yurtdışına atmazlarsa, bu ülkede sudan çıkmış balıklar gibi yaşayacak çocuklar... O yüzden çocuklarımızı, kendilerini bekleyen hayata karşı aşılamak da bizim görevimiz olmalı

 

Pazartesi

 

Diyanetin kitabına sevinelim     

 

Diyanet İşleri, Peygamber ve Gençlik adlı bir kitap yayınlamış. Kitaba göre, yüksek eğitim dindarlığı azaltıyormuş. Deniyor ki, “Tahsil ile dindarlık arasında ters yönlü bir ilişki var. Seküler alanlarda yüksek tahsil yapmanın dinî inanç ve ibadetler üzerinde olumsuz etki yaptığı tespit edilmiştir.”

 

Eğitim seviyesi arttıkça dinden uzaklaşılıyormuş. Üniversiteli olmayanlar üniversiteli olanlara kıyasla daha düzenli ibadet ediyorlarmış, üniversite öğrencileri diğerlerine göre yüzde 8 daha az ibadet ediyormuş. Yüksek öğretim, yüksek düzeyde sekülerleştirme potansiyeli taşıyormuş. 

 

Diyanetin kitabındaki bu ifadeleri, “laiklik karşıtı propaganda” olarak yorumlayanlar olmuş. Diyanet bu bulguları alarm çanları çalmak için mi paylaşmış bilmiyorum ama debdebe ve propaganda dışındaki işlere de bir miktar para ayırdığı için kutlamak lazım. Bu tespitlerin bir numaralı muhatap tarafından yapılmış olması gayet değerli.

 

İçeriğe gelince… Bu tespitler, ideal bir dünyanın gerçekleriyle son derece uyumlu. Yüksek eğitimin sonuçları kaçınılmaz olarak zaten böyle olur.

 

Zira kitapta deniyor ki: Seküler eğitim veren fakülte ve bölümlerde zaman zaman din ile bilimin karşı karşıya getirilmesi, yükseköğretim sürecinin beraberinde getirdiği sorgulayıcı akademik zihinsel yapıyla dinin eleştirel bir tarzda değerlendirilmesi, üniversite sürecinde öğrencilerin göreceli olarak bireyselleşmeye başlaması ve özgürleşmesi bu bağlamda değerlendirilebilir.”

 

Bizim sorunumuz da tam olarak bu. Ama tersinden… Öğrencilerin bireyselleşememesi, sorgulayıcı akademik zihinsel yapıya izin verilmemesi. Nihai olarak da din ile bilimin karşı karşıya getirilememesi. Zira bu ikisinin karşı karşıya gelmesi kadar doğal bir şey olamaz. Kitapta “seküler eğitim” denilerek, belli ki ilahiyat fakülteleri dışındaki her bölüm kastediliyor.

 

Bu karşılaşmada ortaya çelişkiler çıkıyorsa buna çare bulması gereken yer sosyal ya da tabii bilimler değil, Diyanet ya ilahiyat fakültelerindeki kadrolar olmalı.

 

Oysa Türkiye’nin eğitim sisteminde bu konudaki çözüm akademik değil, “idari” yöntemlerle bulunuyor. Örneğin evrimin okullarda anlatılmasının yasaklanması gibi… İktidara sadakati, akademiye olan sadakatinden önce gelenlerin üniversitelere sistemli olarak rektör, dekan atanması gibi… Ülkenin en parlak akademik kadrolarının KHK’larla akademilerden uzaklaştırılması, kalanların sindirilmesi gibi…. 

 

Bütün bu koşullara rağmen Diyanet, eğitim sisteminin pozitivist yapısından şikayetçi oluyorsa, demek ki akademinin canı hala tam olarak çıkmamış!..

 

 

Salı

Celal Şengör insansız bilim seviyor

Celal Şengör, organlarıyla bir “dangalağa” hayat vermektense vücudunun kadavra olarak kullanılmasını tercih edeceğini açıkladı. Kendi vücudu, kendi kararı. Bunu başka sözlerle söylese bu kadar gürültü kopmazdı. Nitekim önce kendisi sonra sevenleri, “aslında ne kastettiği”ne dair açıklamalar yaptılar, yazılar yazdılar. “Hoca, seçemeyeceği bir kişiye hayat vermektense bilimsel araştırmalara hizmet etmeyi tercih ediyor” dediler.

İlk bakışta anlaşılır gibi duruyor ama yine de tuhaf bir yaklaşım. Geçmiş yıllarda hükümet sanayiye, sektörlere, üretime katkısı olmayan bilime cephe almıştı. Bilim, ekonomik değeri olduğu müddetçe anlamlıydı. Durum pek değişmiş değil. Celal Şengör’ün kafası ise tam ters yönde çalışıyor. Şengör bilimi bilim için seviyor. Yer kürenin hareketleriyle, kürenin üzerinde yaşayan insanlar nedeniyle ilgilenmiyor. O jeolojiye hayran. Onun için muhteşem depremler, harika tektonik hareketler var…

Onu anlamaya ve açıklamaya çalışan Orhan Bursalı’nın yazdığı gibi, “kendisinde empati eksikliği var”. Empati eksikliği, ciddi rahatsızlıkların önde gelen belirtilerinden biridir. Ama hocaya vereceğim kötü haberin yanında empati noksanlığının esamisi okunmaz:

Sayın hocam, vücudunuzu bağışlayıp da tıp alanında uzmanların yetişmesine katkıda bulunursanız, binlerce “dangalağın” da hayatının kurtulmasına sebep olacaksınız. Doğal olarak iyilerin yanında kötüler de seveceklerinizin yanında sevmeyecekleriniz de nasiplenecekler bilime yapacağınız katkıdan… Siz bilimi insansız seviyorsunuz ama neticede maalesef insan kazanacak.         

Çarşamba

İçinizdeki dolandırıcıyı serbest bırakın

Monopoly oyunu biz çocukken “Borsa” adıyla piyasaya çıkmıştı. Haşim İşçan Geçidi’ni alır, Sıraselviler’i kiralardık… Sonra herhalde telif hakları sayesinde oyun orijinal adıyla yayınlandı, gençler bir tek bu versiyonunu biliyor. Geçtiğimiz hafta Monopoly sosyal medyada bir rüzgâr estirdi. Rüzgârın nedeni, oyunun daha yeni bir versiyonu: Monopoly cheaters edition.

Yeni oyun, adından anlaşılacağı üzere baştan sona hilebazlık, dolandırıcılık üzerine kurulu. Oyunun orijinali de rantçılığı teşvik ettiği gerekçesiyle kimilerine matah gelmeyebilir ama yenisi, eskisine rahmet okutur. 

Zira oyunculara şu hedefler konuluyor:

Eksik ödeme: Bir oyuncuya ödeme yapman gerektiğinde gizlice ona borcundan daha az bir tutar öde.

Hileli tapu: Bir oyuncudan ya da bankadan tapu senedi aşır.

Mülk değişimi: Tapu senedi kartlarından birini bir başka oyuncununkiyle ya a bankadaki kartlardan biriyle değiştir.

Yankesicilik yap, banka soy…

 

Oyunu sloganı da “Servete koşarken ister kuralına göre, isterseniz kendi kurallarınıza göre oynayın”.

 

Bu oyun ne zaman piyasaya çıktı, doğrusu bilmiyorum. Ben bir annenin, “Çocuklara hırsızlığın, dolandırıcılığın meziyet olduğunu gösteren bir ürünü nasıl satarsınız” diye bir mağaza zincirine sosyal medyadan yazdığı mesaj sayesinde haberdar oldum. Önce anneye hak verdim, sonra uzun zamandır kafamı kurcalayan bir soruya yanıt bulduğumu fark ettim.

 

Çoğumuz çocuklarımıza düzgün bir eğitim vermek için, onları bir sürü çarpıklıktan ve vahşilikten korumak için, düzgün arkadaşlar edinmeleri için özen gösteriyoruz, büyük zorluklara katlanıyoruz. Bunun karşılığında elde edeceğimiz şeyse, eğer kendilerini yurtdışına atmazlarsa, bu ülkede sudan çıkmış balıklar gibi yaşayacak çocuklar. Ailelerinden ve okullarından görmedikleri her şeyle hayata atıldıklarında karşılaşacaklar. Bizim yaşadığımız çelişkilerin, uyumsuzlukların daha fazlasını yaşayacaklar.

 

O yüzden çocuklarımızı, kendilerini bekleyen hayata karşı aşılamak da bizim görevimiz olmalı. Mesele çocuklara yabancı dil öğretmekle ve iyi insan olmayı öğretmekle bitmiyor. Belki de hayatta kalmaları için, karşılaşacakları hayat hakkında fikirleri olsun diye bu gerçeklerle bir an önce yüz yüze getirmek gerekiyor. Çocuklarla birlikte oynarken belki bizler de “zararın neresinden dönsek kardır” kafasına gelip içimizdeki kural tanımazı serbest bırakırız, kim bilir?!..

 

Perşembe

Bir dünya markası

Venezüella’daki siyasal gelişmeler, hem işin içinde ABD olduğu için, hem de hükümetimiz Maduro’yu “mağduro” diye okuduğu için Türkiye’de yoğun gündem oluşturdu. Özellikle sosyal medyadaki çarpışmalar ilk günden beri hız kesmeden sürüyor.

Bu konuya girip sonra da kendimi en makul saydığım insanlar tarafından bir anda şişlenirken bulmayacağımdan emin olabilirsiniz. Benim derdim başka. Derdim, Deutsche Welle’nin bu hafta Venezüellalı bir gazeteciden aktardığı şu sözler: “Venezüella’da Erdoğan hakkında büyük bir kutuplaşma var. Maduro destekçisiysen Erdoğan’ı da destekliyorsun. Karşıysan Erdoğan’a da karşısın.”     

İç savaşın eşiğine gelmiş, çok uzak bir ülkede, kutuplaşmanın tarafı olmak, hatta kutuplaşmaya katkıda bulunmak gerçekten çok özel bir durum!..

Diyecek başka bir şey yok.

 

 

Cuma

 

Dikensiz gül bahçesi

 

CHP, Türkiye’deki siyasal ve toplumsal bütün şikayetlerinden bir günde vazgeçti. Bunu da HDP’nin zorlamasıyla yaptı. Nasıl, bulmaca gibi, değil mi?

 

Olay Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde (AKPM) geçiyor.  Genel Kurul’da, “Türkiye’de Siyasi Muhalefet Üyelerinin Ağırlaşan Durumu” başlıklı bir karar tasarısı görüşülüyor. Tasarıda, Türkiye’de demokrasi ve hukuk devletinin gerilediği, muhalif milletvekillerinin ifade özgürlüğünün kısıtlandığı belirtiliyor. Türkiye’nin terörle mücadele kanunlarını AİHM içtihadına uyarlaması talep ediliyor, seçim barajının düşürülmesi isteniyor.

Özellikle de HDP’li milletvekillerinin tutukluluk hallerine itiraz ediliyor.

Tasarı, AKPM’de HDP’nin de mensubu olduğu Birleşik Sol Grup tarafından hazırlanmış.

Bir bakışta Türkiye’nin demokrasi, yargı ve özgürlüklerle ilgili sorunlarının büyük bölümünü görebiliyorsunuz.  Kendisi de bu kısıtlamaların mağduru olan CHP’nin bu oylamada nasıl oy kullanmasını beklersiniz?

 

 

CHP dört üyesiyle tasarıya ret oyu verdi. AKP ile birlikte Avrupa’ya karşı bir milli set oluşturdular. CHP sabah akşam yakındığı şeyler için, “Biz bunları söylüyoruz ama siz o kadar da şey etmeyin” vitesine geçti.

 

Nedeni, CHP’nin bir kez daha, HDP’yle birlikte anılmak istememesi. Kendilerini de ilgilendiren bir tasarıya HDP’liler ön plana çıkıyor diye oy vermekten çekinmesi.

Bu vesileyle, “Bunlaarrr…” diye başlayan cümlelerin CHP’nin kimyasını nasıl bozduğunu bir kez daha görmüş olduk...