Metin Münir

07 Kasım 2019

Kalan sağlar kimindir?

İnsanın genetik yapısında savaşmak yoktur. Bu, öğrenilen bir şeydir

Savaşta ölenlere ne olduğunu biliyoruz.

Onları öldürenlere ne oluyor?

Sanırım bunu bilenimiz azdır.

Ona geçmeden önce, mademki savaştan bahsediyoruz, insanın doğal eğiliminin, yaygın inancın tersine, şiddet olmadığını anlatmak istiyorum.

Araştırmalar, normal koşullarda bir insanın bir başka insanı incitmek ve ona zarar vermek istemediğini gösteriyor.

“İnsan, kârına olacak bir şeyi başkalarının acı çekmesi sonucunda elde etmektense kendisi acı çekerek elde etmeyi tercih eder,” diyor Oxford Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma.

İnsan yeryüzünde var olduğu 200,000 yılın son 10,000 küsur yılı hariç, hayatını avlayarak ve çevreden mantar, kök, meyve, ot gibi şeyler toplayarak sürdürdü.

Atalarımız o zamanlarda, 150 kişilik veya daha az, göçebe gruplar hâlinde yaşıyorlardı.

Antropolojik ve arkeolojik bulgular onların genelde barış içinde yaşadığını, grup içinde ve gruplar arasında çatışmayı en aza indirecek biçimde örgütlendiklerini gösteriyor.

Savaşlar, kölelik, despotluk, bin bir türlü hastalık, fakirlik, zenginlik ve hayattan memnun olmama hâlleri, yerleşik düzene geçildikten sonra başladı.

Avlama ve toplama devrinde mal mülk, ev bark yoktu, kişilerin eşitliği ve bağımsızlığı ile paylaşım esastı. 

Tarım ve onunla beraber başlayan hayvancılık yerleşim merkezlerinin kurulmasına, kalabalıklar hâlinde yaşanmasına, servet birikimine yol açtı.

Servet sahibi olmak veya başkalarının servetini talan etmek amacıyla önce çatışmalar, sonra savaşlar başladı.

Yüz doksan bin yıl savaşsız yaşayan insan, medeniyet denen şeyin kapısından içeri girer girmez savaşla ve bugün milyarlarca insanın mutsuz yaşamasına neden olan hayat tarzı ile tanıştı.

Askerlik yüceltildi, savaşlar normal addedilir oldu ve savaşta ölmek bütün tek tanrılı dinler tarafından göklere çıkartıldı.

Araştırmalar gösteriyor ki, ölen ölür ama kalan sağlar bizim değildir.

Irak’ta, tutuklulara eziyet eden Amerikan askerleri ile yapılan bir araştırma, bu askerlerin savaştan sonra psikolojik sorunlara boğulduğunu ortaya çıkardı.

Savaş alanını terk ettikten sonra, hemen hemen hepsi derin bir pişmanlık hissi ile cebelleşti, “travma sonrası stres bozukluğu” yaşadı ve uyuşturucu madde kullanmaya başladı. İntihar olayları seyrek değildi.

Körfez Savaşı’na katılan Amerikan askerleri, bir başka araştırmacıya, “bir düşman askerini öldürmenin, hatta bir düşman askerinin öldürüldüğüne şahit olmanın insanın kendisinin yaralanmasından daha tedirgin edici bir şey” olduğunu söylediler.

Daha kötüsü, asker arkadaşın savaşta ölmesi idi.

“Birçok savaşta ve birçok orduda tespit edilen bir gerçek: olabilecek en korkunç şey bir askerin arkadaşını kaybetmesidir. Bu, bir askerin kendinin ölüm tehlikesi ile yaşamasından daha kötüdür ve savaş alanında veya daha sonra, psikolojik çöküntüye neden olmaktadır.”

İşte böyle... Sıkı eğitim görmüş askerler bile, kendileri travmaya düçar olmadan başkasına acı veremiyor veya verildiğine şahit olamıyor.

Bunlar bize şu gerçeği öğretiyor: İnsanın genetik yapısında savaşmak yoktur. Bu, öğrenilen bir şeydir.


Yazıdaki bilgilerin alındığı kaynak: Civilized to Death (Ölümüne  Medenileşmek) / Christopher Ryan / Türkçesi yok.