Metin Münir

13 Ekim 2017

Ağacın güzelliği en iyi nasıl görülür?

İnsan yerine konması mümkün olmayan şeyleri bitiriyor

Aynı anda, çok az insanın farkında olduğu, ama bildiğimiz dünyanın sonunu getirecek iki gelişme var.

Birincisi; insanların çoğalması,  yaban hayatının süratle tükenmesidir.

Dünya büyük bir “biyolojik yok oluş” sürecinden geçiyor.

Doğanın sonu, tahmin ettiğinizden veya korktuğunuzdan daha süratle gelmekte.

Dünyada yeni bir şey kalmadı. Her şey görüldü, dokunuldu, kirletildi, her şeyin üstünde yüründü veya üstünden uçuldu. Paranın sesinin duyulmadığı çok az yer kaldı.

İkinci gelişme; insanın, onu şekillendiren genlerini manipüle ederek, kendini insan yapan doğal süreçlerin dışına atlamanın eşiğinde olmasıdır.

İnsan doğru dürüst anlamadığı, belki de anlamasının mümkün bile olmadığı doğanın kontrolünden kurtulmak istiyor.

Çevresel etkilerin, doğal ayıklanmanın yerini, kişisel irade ile yapılacak seçimleri koymak istiyor.

Genlerin  tayin ettiği özellikleri insan kendisi seçebilecek: Daha uzun hayat, daha iyi görme yeteneği, daha güçlü hafıza, daha az saldırganlık,  olağanüstü atletik yetenekler, üstün seks gücü ve daha birçok özelliği menüden yemek seçer gibi seçmek mümkün olacak.

Buna paralel olarak insan, insan kopyası robotlar yaratma yolunda hızlı adımlarla ilerliyor.

Birçok bilim adamı, sonunda “İnsandan daha insan,” olacak olan bu robotların yaratıcısını yok edebileceğinden endişe ediyor.

İnsan, isyan bayrağını çekti. Doğaya – buna Tanrı’ya da diyebilirsiniz - “Sen dur, bundan sonrasını ben götüreceğim,” demeye başladı.

Ama götüremeyeceği kesin. İnsan yıkar ama yapamaz, öldürür ama yaratamaz.

Kuşların, balıkların hayvanların olmadığı veya yok olmaya yakın olduğu bir dünyada insan belki yaşamaya devam edebilir ama bu nasıl bir hayat olur, düşünmek bile istemiyorum.

*

İnsan yerine konması mümkün olmayan şeyleri bitiriyor

Ağacın güzelliği, en iyi, altına yatarak görülür.

Yazın başından beri ilk defa ormandayım. Sıcaklarda  buralarda yürümek mümkün değildi.

Ormanda, her zaman olduğu gibi, kimse yok.  Ben de, hemen hemen her zaman olduğu gibi, yalnızım.

Çam iğnelerinin üzerine uzanıyorum.

Birkaç metre ilerimde yaşlı, uzun, geniş bir çam ağacı var. Toprağın altında uzunluğu kadar kökleri olmalı ama onlar saklı.

Uzandığım yerden çam hem hiç sökülemeyecek kadar ağır görünüyor, hem de dallarını çırpıp gökyüzüne yükselebilecek kadar hafif.

Ağaçların güzelliğinde, sessizliğinde, duruluğunda bana geçirdiği, başı sonu olmayan bir şey var.  Tekrar tekrar dinlenen, hiç bıkılmayan, her dinlendiğinde daha önce fark edilmemiş yanları keşfedilen bir beste gibi.

Böyle saatlerce durabilirim.

İnsan sesi yok, insanların yapımı şeylerin de. Kuş da, kuşsesi de yok. Kelebekler, karıncalar, kertenkeleler kayıp.

Hava aylardan beri ilk defa kapalı.

Ara sıra uzaklardan gök gürültüleri geliyor. Bir yere sonbaharın ilk yağmurları düşüyor.

Güneşin aylarca kavurduğu toprağın suyla temasında çıkardığı kokuyu duyuyorum, kokuların en güzeli.

Yerin altı milyonlarca yıl yaşayıp yok olmuş yaratıkların kalıntılarıyla dolu olmasına rağmen, hayal edilmesi en zor şey insanlığın yok olmasıdır.

Gezegen, hiç teklemeden, hem kendi ekseninde hem de güneşin etrafında dolaşıyor, mevsimler birbirini izliyor, yaşlılar ölüp çocuklar doğuyor, süpermarket rafları dolup boşalıyor, uçaklar kalkıp iniyor, savaşlar bitip savaşlar başlıyor, her şey hiç bitmeyecekmiş gibi tekrarlanıyor.

Ama bu tekrar bir tükeniştir.

İnsan yerine konması mümkün olmayan şeyleri bitiriyor.

Kalkıp arabaya doğu yürüyorum.

Yanağıma bir yağmur damlası düşüyor.

Orman – doktorların doktoru – gene beni iyileştirdi. Rahat ve mutluyum.

Sonra, bir yerde bir avcının tüfeği patlıyor.

Olacağını tahmin ettiğim şeyleri göremeyecek kadar yaşlı olduğum için şükrediyorum.