Mehmet Y. Yılmaz

14 Kasım 2019

Erdoğan, niye "başka kulak" istemiyor?

Erdoğan ile Trump'ın baş başa ne konuştuğunu muhtemelen biz hiç öğrenemeyeceğiz

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Trump arasındaki görüşme bu yazıyı yazdığım saatlerde henüz başlamamıştı.

Artık adet olduğu üzere Erdoğan, Trump ile önce baş başa görüşecek. Yanında tercümanlığını yapacak, görüşme notlarını tutacak Dışişleri'nden bir diplomat olmayacak.

Ya damadı, ya da "güvendiği bir başkası" bu görevi üstlenecek.

İkisinin baş başa ne konuştuğunu muhtemelen biz hiç öğrenemeyeceğiz.

ABD'de, zamanı gelip de bu tür tutanakların üzerindeki gizlilik kararı kaldırıldığında, araştırma yapan tarihçiler öğrenebilecek.

O zamana kadar da kim öle, kim kala zaten!

Bir ülkenin Cumhurbaşkanı, bu tür baş başa görüşmelerde niye yanına devletin bir görevlisini almayı tercih etmez?

Bu gerçekten üzerinde durulması gereken bir konu.

ABD Başkan Yardımcısı'nın son Türkiye ziyaretinde, Kuzey Suriye'deki operasyonun durdurulması ile sonuçlanan baş başa görüşmede de Cumhurbaşkanı'na refakat eden meslekten bir diplomat yoktu.

ABD'nin eski Ankara Büyükelçisinin tercümanlığına güvenildi ama bir Türk diplomatın o görüşmeye tanık olması istenmedi.

Neden acaba?

Dedim ya bunlar nasıl olsa bir gün ortaya çıkar.

O güne kadar bol spekülasyon yapabiliriz ama ve nitekim öyle de oluyor.

Fısıltı gazetesi, "Erdoğan'ın önüne NSA'nın dinleme kayıtlarının konulduğu" manşetiyle yeteri kadar alıcıya ulaştı bile.

Ben Erdoğan'ın yerinde olsam, bu tür söylentilerin önünü kesmek için böyle baş başa konuşmalara, not tutacak bir diplomatı mutlaka alırdım. Başkasının tercümesine güvenmez, dil bilgisi tartışılmaz bir diplomatı tercih ederdim.

Beni dinlemeyeceğini biliyorum tabii ama ben yine de söylemiş olayım. Sonra "söylememiştin" demesinler diye!

* * *

Kurumlar çürürken, şampiyonluk adaletin

Dün T24'te yayımlanan ORC araştırmasına göre Türkiye'de yargıya güvenmeyenlerin oranı yüzde 68. "Kısmen güvenenler" yüzde 20,3. Yargıya güveni tam olanlar ise yüzde 11.7.

Bu araştırmanın dışındaki "güven araştırmaları" da benzer sonuçlar vermişti.

Kısaca şunu söyleyebiliriz, Türkiye'de yaşayan insanlar, siyasi görüşlerinden bağımsız olarak yargıya güven duymuyorlar. Hiç güvenmeyenler ile az güvenenlerin toplamı yüzde 80'e yaklaşıyor.

Adalet Bakanı olsam, insan içine çıkmakta zorlanırdım gibi geliyor bana.

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki bu ülkede yaşayan insanların çoğunluğu ne din adamlarına güvenebiliyorlar ne de yargıçlara!

"Haksızlık ediyorlar" diyebilir misiniz?

Bu insanların ezici çoğunluğunun yargıya işi hiç düşmemiş olmalı.

Ama bir fikirleri var, güvenilmez buluyorlar.

Üstelik bu fikir, medyanın iktidar beslemesi ezici çoğunluğu tam tersini pompalamaya çalışırken oluşmuş.

Eskiden böyle değildi, benim yaşımdakiler hatırlarlar.

Bir kasabanın, kentin en saygı değer insanları hakimler ve savcılar olurdu.

Herkes bilirdi ki günün birinde yolun mahkemeye düşerse derdini anlatabileceğin dürüst bir yargıç ya da savcı mutlaka vardır.

Ya bugün?

"Avukat arama, hakim ya da savcı bul" sözü motto olmuş durumda.

Eskiden de siyasi davalarda hakimlerin ve savcıların yerleşik düzeni koruma kaygısıyla hareket ettikleri bir sır değil.

Ama bu, bugünkü kadar kör gözüm parmağına yapılmıyordu.

Kanun maddelerini esnetmek, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararlarını yok saymak, kanunda tarif edilmemiş bir suçu icat etmek bir yargıcın aklından bile geçmezdi.

Adalete güven duygumuz, önce Fetullahçılar marifetiyle, şimdi de "Akyargıçlar" eliyle yerle bir edildi. Gerçi uzun süre aynı tencereye de birlikte kaşık sallamışlardı, unutmayalım.

17 yıllık AKP iktidarının ülkenin adalet sistemini getirdiği yer burası.

Ahmet Altan'ın dosyaya bir gün bile bakmamış bir hakim marifetiyle yeniden hapse atılması, akıl almaz gerekçelerle suç icat edilmesi, Yargıtay kararının yok sayılması, giderek sıradan bir örnek haline geliyor.

Hukuk tarihinde bu dönem kuşkusuz ki altın harfler ile yazılmayacak.

Acaba bunu yazacak kalemleri nasıl bir "mürekkebe" batırıp da yazacaklar, onu da ayrıca merak ediyorum!

Bütün renkler hızla kirlenirken birinciliğin beyaza verilmesi gibi, bu iktidar döneminde neredeyse bütün kurumlar tefessüh ederken birinciliği de adalete vermemiz gerekecek galiba.

* * *

Koskoca profesör olmuş, söylediğine bakın!

Kuzey Kıbrıs'taki bir açılış töreninde İTÜ KKTC Rektörü Prof. Dr. Ercan Kahya şöyle konuştu:

"İki güçlü devletin, iki güçlü kurumunun bir çatı altına gelmesi demek, bir şekilde evlenmesi demek. Ama biz erkek tarafıyız. İnşallah bu bir başlangıçtır."

Bu benzetmedeki cinsiyetçi çiğliği yapan bir üniversite profesörü.

Kendisini "erkek tarafı" diye özellikle vurgulamaktaki amacı da belli.

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı bu sözler üzerine "benim bildiğim, evliliklerde kadın – erkek eşitliği olur" deme ihtiyacını da hissetmiş.

Bu cinsiyetçi sözleri sıradan, okuyup yazması olmayan birisi bile söylese, etrafta bulunanların kendisini ayıplaması gerekir.

Bir profesör söyleyince insan ne diyeceğini şaşırıyor, "ayıp" demek bile hafif kaçıyor.

Yazık, çok yazık.