Mehmet Y. Yılmaz

28 Ağustos 2019

Dünyanın en çok konuşan ağzı sıkı lideri!

“Diklenmeden dik durabilen adam” Erdoğan, bazı konulara sıra gelince mızıkçılık yapmadan geçemiyor, bildiği bazı şeyleri açıklamayı hep erteliyor

Başlık “oksimoron” oldu ama sorumlusu ben değilim.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu, Abdullah Gül ve Ali Babacan hakkında önemli bilgileri haiz.

En azından bizim öyle düşünmemizi istiyor.

Vakti geldiğinde bunu milletimizle paylaşacağını söylüyor ama o vakit hangi vakit, onun ipucunu vermiyor.

Onu da bizler tahmin edebiliriz, eğer bu üçlünün içinde olacağı siyasi oluşumlar, partileşir ve Erdoğan’ın yeniden seçilmesinin önünde engel yaratacak olurlarsa vakit, o vakit olacak.

Ve söylediğine göre açıklayacağı çok şey var!

Ve bu bilgiler sayesinde halkımız bu üçlünün gerçek kimlikleri ile ilgili olarak bilgilenecek ki tutup bunlara oy vermesin, bir yanlış yola girmesin!

Ben galiba reel politikadan hiç anlamıyorum.

Böyle bilgiler benim elimde olsa, hemen açıklardım mesela.

Rahmetli anneannem bu huyumu beğenmez, ağzımı sıkı tutmamı ister, “dilim, başıma giydirir kilim” derdi!

Her neyse, konu ben değilim zaten!

Recep Tayyip Erdoğan çok konuşuyor gibi görünüyor ama önemli her bilgiyi sadece kendisine saklıyor.

Bu özelliğiyle kendisini “dünyanın en çok konuşan ağzı en sıkı lideri” diye tanımlarsak bir oksimoron olsa da yanlış söylemiş olmayız.

Mesela eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile Dolmabahçe’de buluşmuş, ne konuşulduğu sorulunca da “eski Genelkurmay başkanı açıklarsa, ben de açıklarım” demişti.

Öfkelenen adam” Devlet Bahçeli de bu söz üzerine “Türkiye’de üretilen tüm deterjanları kazana dökerek AKP’yi üç defa yıkamadıktan sonra onlara ‘AK Parti’ demeyeceğiz” demişti! Hey gidi günler hey!

Doğan Grubu ile ilgili olarak da böyle çok konuştu. Beğenmediği her haberin ardından kaç kere “bunu niye yaptığınızı biliyorum, bütün bildiklerimi açıklayacağım” dediğini oturup saymaya kalksak, akşam olur.

Ama açıklanan bir şey de olmamıştı.

Yerel seçimlerden önce de TÜSİAD adına uyarılar yapan Tuncay Özilhan’a kızmış ve şöyle konuşmuştu:

“Ben sizin 12 yıl önceki durumunuzu, bugünkü durumunuzu da biliyorum. Yeri gelirse bunu teşhir ederim.”

Fethullahçılar ile karşılıklı bilek güreşine ilk girdiği günlerde, 17 – 25 Aralık’ın hemen bir hafta öncesinde, bir Trakya gezisinde de şöyle söylemişti:

“Bakın buradan açık söylüyorum. Bu kampanyayı yürütenler (Fetullahçılar) içeride ve dışarıda. Eğer bunları biz açıklamaya başlarsak ülkemizde yer yerinden oynar, onu da söyleyeyim.”

2018 yılında Öğretmenler Günü kutlamasında söylediklerini de okuyalım:

“Çünkü A’dan Z’ye kendilerini (FETÖ'cüleri kast ediyor) acayip saklıyorlar. ‘Ağlarım ağlatamam, hissederim söyleyemem, dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım’ diyor şair. Şu anda bildiklerimi tabii söyleyemeyecek durumdayım ama günü geldiğinde inşallah onlar da belki kaleme dökülecektir. Çünkü her doğruyu, her yerde söylemek doğru değil. Onun için sabır gerekiyor.”

Gördüğünüz gibi “diklenmeden dik durabilen adam” Erdoğan, bazı konulara sıra gelince mızıkçılık yapmadan geçemiyor, bildiği bazı şeyleri açıklamayı hep erteliyor.

Konuşmalarındaki genel havaya ve ses tonuna bakarsak da yeri yerinden oynatacak, önemli bilgilere sahip ama dili varıp da açıklayamıyor.

Sanırım Ali Babacan, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ile ilgili de böyle olacak.

Ne Erdoğan bildiklerini açıklayacak, ne de Davutoğlu bildiklerini açıklamaya cesaret edecek.

Biz vatandaşlar da merak içinde bekleşeceğiz “acaba neler biliyorlar” diye.

Yoksa bildikleri hiçbir şey yok da bizlerle kafa mı buluyorlar?

***

Akılları İstanbul’un kaynaklarında kaldı

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden bazı vakıflara aktarılan kaynaklar Ekrem İmamoğlu’nun talimatıyla kesildi.

İmamoğlu söz konusu yardımların toplamının 357 milyon lirayı bulduğunu belirtiyor.

“357 milyon liralık sürece nokta koymuş durumdayız. Bunun içinde sadece bir vakfa yemek desteğinin 56 milyon liralık bölümü var. İnanılmaz rakamlar. Bu milletin parasını nereye harcıyorsunuz? Bir bina yapılıyor, vakfa yapılmak üzere maliyeti 165 milyon lira. Artık o bina İstanbulluya ait. Bu daha başlangıç” diye anlatıyor.

“Vakıf” adı altında yürütülen “kamu kaynaklarıyla siyaseti finanse etme düzeni” böylece önemli bir darbe yedi.

İktidarın, İstanbul’da belediyeyi bırakmamak için seçim tekrarını bile göze almasının nedenlerinden biri de budur.

Cumhurbaşkanı’nın, Trabzon’da söylediği “Fatihin emaneti olan İstanbul’a sahip çıkacağız. Bu aziz şehrin bölücü örgüt destekçilerine peşkeş çekilmesine mani olacağız” sözlerinin ardında da bu yatıyor.

Bu gerekçeyle İmamoğlu’nu görevden almanın ve İstanbul’un kaynaklarını yandaş vakıflara yağmalatmaya devam etmenin zeminini yaratmaya çalışıyor.

Tabii İstanbul’u kayyum marifetiyle cebe indirmek, Diyarbakır, Mardin, Van kadar kolay olmayacak.

Ancak rakamların büyüklüğüne bakınca da bundan kolayca vazgeçmeyecekleri de görülüyor.

***

Eskisi mi lüzumsuzdu, şimdiki mi yetersiz?

Bu yılki Yüksek Askeri Şura’dan sonra Silahlı Kuvvetlerdeki atamalar, Cumhurbaşkanı tarafından imzalanarak tamamlandı.

Buna göre ordu komutanları artık “korgeneral” rütbesinde olacaklar. Sadece 1. Ordu bunun dışında tutuldu.

Eskiden “korgeneral” rütbesinde yürütülen kolordu komutanlıklarına da “tümgeneraller” tayin edildi.

Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanları da benim bildiğim eskiden korgeneral rütbesini taşırlardı, bu kez bir tümgeneral tayin edildi.

Hava Kuvvetleri Harekat Başkanı da artık bir tümgeneral.

Öyle görünüyor ki hemen her düzeydeki komutan rütbeleri, bir alt seviyeye indiriliyor.

Bu konuda uzman değilim ama merak da etmedim değil:

Eskiden mi orduda gereksiz yere yüksek rütbeli komutanlar bulunduruyorduk, şimdi mi Fethullahçı çetenin yol açtığı yıkım nedeniyle “durumu idare etmeye” yöneldik?

Suriye’de ve Doğu Akdeniz’de işler kızışırken, kamuoyunun bunları bilmeye hakkı yok mu?