Mehmet Y. Yılmaz

10 Ağustos 2020

Benim oğlum bina okur

Piyasa tanrısının ezberlenmiş öğütleri tekrarlanıyor, işsiz hâlâ işsiz, emeklinin cebinde kuruş yok, gelir dengesi alabildiğine bozulmuş. Türkiye’nin kendisine yeni bir hikâye yazmasının zamanı gelmedi mi?

Türk Lirası’nın yabancı paralar cinsinden değerinin baş döndürücü bir hızla düşmesinin ardından, kimileri Damat Bakan Albayrak’ın istifasını istedi.

Kimileri de "Berat Albayrak’ın yanındayız" kampanyasına katıldı. Bunu yapanlar da koca koca adamlar üstelik.

Çocukça işler bunlar ve aslına bakarsanız bu işte suçlanacakların sıralı tam listesini yapsak Berat Albayrak ilk sıralarda yer almaz.

O kendisine dayatılan bir ekonomi programını uygulamak zorunda olan bir memur. İtiraz edemez, "babacığım yanlış düşünüyorsunuz" diyemez.

Biat kültürünün içinden yetiştiği için, bilmem kaç tane okul bitirmiş de olsa bu iş böyle.

Üstelik karşısındaki adam, sözünün üzerine söz söylenmesinden hiç hazzetmediğini defalarca göstermiş birisi.

Damat Bakan da ne yapsın, Türk Lirası’nın değerinin düşmesini çaresizlik içinde seyrediyor ve üstelik biliyor ki kendisine doğru olarak öğretilen şeyler de hiçbir işe yaramıyor.

Sorunumuzun temeli, üretmeden yaşamaya çalışıyor olmamızdır.

Türkiye, kendi ürettiğinden daha çoğunu tüketmek isteyen bir ülke ve bunun için yabancı paraya sınırsız bir ihtiyaç duyuyor.

Para bol olduğunda kendimizi mirasyedi gibi hissediyoruz, para bol olmadığında Maliye Bakanı’na sinirleniyoruz, niye daha çok para bulmuyor diye.

Para bulamıyor çünkü kapitalist serbest piyasa tanrısına tapıyor ama kitaba uygun davranmıyor.

Hem piyasa tanrısının varlığına iman edeceksin hem de gönderdiği kitaba uymayacaksın olmaz; cehennemde böyle yakarlar adamı.

Zaten "solcu" olduğunu söyleyen muhalefet partisi de Bakanı bunun için eleştiriyor.

Faizi yükselt, yabancılar biriktirdikleri paraları getirsinler, bizler de onları harcayalım.

Düzene itiraz yok.

Düzene itirazı olmadığı için de yeni bir şey söyleyemiyor. Yeni bir şey söyleyemediği için de halkı suçluyor.

Ve bu politika nasıl olabiliyorsa "solcu" oluyor.

Tamam faizi yükseltelim, bol dövizi garanti altına alalım da bu işsizliğe ilaç olabilecek mi?

"Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur" sözü sanki Türkiye’nin iktisatçıları için söylenmiş gibi.

Türkiye, 4. Sanayi devrimini yakalayabilecek mi?

Türkiye’de doğan çocuklar, Avrupa’daki, Asya’nın doğusundaki akranlarının arkasından bakakalacaklar mı?

Bu düzen, hep aynı şeyi üretiyor.

Piyasa tanrısının ezberlenmiş öğütleri tekrarlanıyor, işsiz hâlâ işsiz, emeklinin cebinde kuruş yok, gelir dengesi alabildiğine bozulmuş.

Türkiye’nin kendisine yeni bir hikâye yazmasının zamanı gelmedi mi?

İbrahim Kalın’ın hikâyesi gibi "yeni bir hikâyeden" söz etmiyorum. Onun derdi Cumhuriyet’in kurucularıyla, Türkiye’nin modernleşme tarihiyle.

Sözde "yerli ve milli hikâye" peşindeler ama kapitalist piyasa düzenine itirazları da yok.

Kapitalizmin kitabı Mekke’de mi yazıldı?

* * *

MYY: 1 – RTE: 0

Cumhurbaşkanlığı İletişim Danışmanı Fahrettin Altun, son 20 yılda medyada çoğulculuk ve çeşitliliğin arttığını söyledi.

Okumuş çocuk tabii, bir gerçeği ifade etmiş ama aynı gerçekten mi söz ediyoruz, emin değilim.

Geçen gün Türkiye’nin bütün eski gazeteleri aynı manşetle yayımlandı: "Oyununuzu gördük, meydan okuyoruz!"

Döviz fiyatlarındaki yükselişi "birilerinin oyunu" olarak görmüş Reis, meydan okuyor. Ve devlet olanaklarıyla beslenen medya tesadüf bakın ki haberi aynı başlıkla vermiş!

Sabah, Hürriyet, Milliyet, Akşam, Türkiye, Posta, Takvim, Akit.

Belli ki gazetelerin yazı işlerine konuşlanmış siyasi komiserler bunu seçmişler.

Şimdi buna bakıp Fahrettin Bey’i eleştirmek ve "bu mu çoğulculuk" demek mümkün.

Ama ben demeyeceğim.

Çünkü Fahrettin Bey’in işvereni de olan otokratın medyayı tek tipleştirme ve kendine bağlama çabası, hiç istemediği şekilde "çoğulculuk" lehine sonuç verdi.

Bu sonucu beklemiyordu.

Mesela beni Hürriyet’ten attırmak istediğinde zannediyordu ki bir daha yazamayacağım.

Bakın yazımı okuyabiliyorsunuz, bu maçın şu andaki skoru bu: MYY: 1 – RTE: 0

Bağımsız gazeteciliğin zaferi sayılabilir bu tablo bir bakıma.

Artık her renkten ve her görüşten yazara, gazeteciye bir tıkla ulaşabiliyorsunuz.

Şimdilik tek eksiğimiz önce yurdu, sonra da dünyayı kapsayacak ve uluslararası ajanslar, yerli çıkar grupları tarafından maniple edilemeyecek bir haber ağını geliştirmek.

O da yakında olacak, birlikte göreceğiz.

Onun için Fahrettin Bey’e hak veriyorum, 20 yıl öncesine göre acayip bir çok seslilik var.

Bugünün tek sesli medyasından çok çok daha fazla okunan, izlenen alternatif medyamız var.

Tagore gibi söyleyeceğim: "Aleve aydınlığı için teşekkür et. Ama tükenmeyen bir sabırla gölgede durarak lambayı tutanı da unutma!"

Mesleğimizi ayakta tutmaya çalışan o isimsiz kahramanlara selam olsun!

* * *

Adam Kazandı Hareketi

Muharrem İnce, parti kurmayacağını, "hareket" başlatacağını açıkladı.

İyi de yaptı çünkü parti kuramazdı.

Parti kurmak için kaç kişi gerektiğinden haberiniz var mı, bilmiyorum. Sadece kurucular kurulundan değil, il yönetimlerinden, ilçe yönetimlerinden de söz ediyorum.

Kaç bina kiralanacak, kaç otomobil, kaç bilgisayar alınacak?

Parti kurmak zor iş, "hareket başlatmak" kolay iş.

Ancak "hareket başlatmak için" de insan ve fikir lazım.

Muharrem Bey de ikisinin de olduğu kanısında değilim.

Yola çıkanlara yardım etmek, bir Türk geleneğidir.

Ben de harekete bir isim önererek yardım etmeye çalışayım: "Adam Kazandı Hareketi" uygun bir isim olacaktır.

Çünkü ne zaman Muharrem İnce’nin adını duysam, aklıma bu söz geliyor.