Hasan Cemal

18 Ekim 2020

Yargı, gücünü anayasadan değil Saray'dan alırsa...

Hitler'in Yargıçları ve Führer Devleti'nin İnşası...

CHP lideri Kılıçdaroğlu:

Enis Berberoğlu kararını veren
İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi
topluma, "Anayasalar
bizi bağlamaz, biz gücümüzü
Saray'dan alıyoruz" diyor. 

Gücünü anayasadan değil,
Saray'dan alan bir mahkeme...
Kılıçdaroğlu'nun sözü aklımda iz bırakıyor.
Twitter'da bakınıyorum.
Aslı Kazan'ın tweet'i çarpıcı...
Herhangi bir yoruma ihtiyaç göstermiyor.
Sanki Kılıçdaroğlu'nun, "Anayasalar bizi
bağlamaz, biz gücümüzü Saray'dan
alıyoruz
" sözünü açıklıyor.

İnternet'te dolaşıyorum.
Bianet'te bir yazı başlığı dikkatimi çekiyor:

Hitler'in Yargıçları
ve Führer Devleti'nin
İnşası...

Türk-Alman Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden
Doç. Dr. Berke Özenç imzalı yazının
bazı bölümlerini aşağıya alıyorum.
 

Nazi rejiminin inşasına zemin
hazırlayan kanunlar değil,
yargıçlardır.

Sonuç, Alman tipi başkanlığın
kurumsallaşması
ve Führer Devleti'nin kurulmasıdır.
Nazilere yakın pek çok hukukçunun
o dönemde gururla ifade ettiği gibi
Almanya artık "sosyal bir hukuk
devleti" değil, "Adolf Hitler'in Alman
hukuk devleti
"dir.

Yargı, hem rejimin inşa sürecinde
hem de rejimin bekasının korunmasında
kritik bir rol üstlenir.

Özellikle Nazi devletinin inşasına
zemin oluşturan konjonktürün
yaratılmasında
,
diğer bir deyişle,
tüm muhalefet kanallarının
susturulmasında ceza kanunlarının
sınırsız yorumu belirleyici
bir rol oynar.

Fakat bu sınırsız yorumun sınırını
ya da daha doğru bir ifadeyle hedefini
belirleyen ise Hitler'in
ve Parti'nin
sıklıkla tekrarladığı "millilik" kriteridir.

Millilik vurgusu öylesine ön plana çıkar ki,
1936 yılında
ceza kanununda yapılan
bir değişiklikle yalnızca ceza kanununda
açıkça öngörülen suçların değil,
"sağlıklı milli şuur" uyarınca cezalandırılmayı
hak eden eylemlerin de cezalandırılacağı kabul edilir.

Bu değişiklikle ceza hukukunun
temel ilkesi olan kıyas yasağı,
diğer bir deyişle savcı
ya da yargıçların
keyfi bir şekilde
suç türetmelerine
engel olan ilke
tamamen ortadan kaldırılır.

Böylece millilik kavramı,
hali hazırda yürürlükte olan
tüm kanunların keyfi bir şekilde uygulanmasına
imkan tanıyan ve kanunların sağladığı
asgari güvenceleri yok sayarak
hukuk güvenliğini ortadan kaldıran
bir kriter
olarak ortaya çıkar.

Ardından yargıçlar da milli değerleri
korumak ve Nazi adaletini
tesis etmek amacıyla
mevzuatı bir kenara koyarak,
"Nazi Devrimi"nden aldıkları
ilhamla gerçekleştirdikleri
zihinsel inkılabı kararlarına yansıtır.

Bunun sonucunda
"milli" olmadığına
kanaat getirilen bireylerin
yalnızca özgürlükleri
kısıtlanmaz, yaşam hakları da
ellerinden alınır.

Yargının hukuku eğip bükerek
siyasi iktidarın temennilerine göre
karar vermesi halinde ortaya çıkan durumun
ya da çöküşün sonuçlarını
tüm toplum yaşar,
yargıçlar da bundan
müstesna değildir. 

Bu noktada sadece tek bir örnek
vermek yeterli olacaktır.
Nazi Rejimi'nin binlerce muhalifi idama yollayan
ünlü
Halk Mahkemesi'nin
başyargıcı Roland Freisler,
göreve gelmesinin hemen ardından
Hitler'e yazdığı bir mektupta,
"Führer'im; halk mahkemeleri bundan böyle
bir karar verirken,
o karara konu olan olayı
siz değerlendiriyor olsaydınız,
nasıl karar vereceğinize inanıyorsa,
o yönde bir karar vermeye
çalışacaktır"
diye yazıyordu.

Gerçekten de halk mahkemesinin verdiği kararlar,
Führer'in çizdiği yolda
Nazi devletinin
yüce çıkarları adına,
var olan hukuk kurallarını
yok sayan nitelikteydi. 

Kötü hukuk kuralları
ya da hukuk kurallarının
hatalı yorumu,
bireylerin adalet talebini
karşılamadığı için
toplumsal huzursuzluklara
neden olur. Fakat hukuk kurallarının,
hele ki anayasanın fiilen
ortadan kaldırılması
ya da uygulanmaması,
toplumsal çöküşe giden
geri dönülemez bir yol açar. 

İyi pazarlar!