Hande Çayır

22 Aralık 2017

Devran

“Yürümeye devam et. İçindeki karanlığın ufalmasına yardım edecek adımların..."

Yürümeye devam ediyorum. İçimdeki karanlığın ufalmasına yardım ediyor adımlarım. Yolda olmak iyi.

Bir, iki, üç, sekiz, on beş, kırk altı, yetmiş beş, beş yüz iki.

Ateşe vardım bile. Rüzgâr yüzümü yakıyor. Burnum palyaçolarınkine benzemiştir kesin. Karnım aç. Kendimden kaçarken hep böyle oluyor. Zaten bunun için gezgin olmadım mı? İçimdeki kuytuları başka diyarlarda bulabilir miyim? Küllerimden doğabilir miyim?

Dönsem iyi olacak.

Nereye? Ateşin başında karaltı yokmuş işte. Göründüğü gibi değilmiş. Elimle havayı tutuyorum. Avucumu açıyorum sonra. Boşluk var. Hislerim nerede? Rüzgârın, ateşten arda kalan külleri uçuşturuşunu izliyorum bir süre.

“Hey, kimsin? Seni göremiyorum.”

Bu da kim şimdi? İnsan görmek istemiyorum.

“Merhaba, şuradaki pansiyonda kalıyorum. Etrafı kolaçan edeyim, dedim. Siz buralı mısınız?”

“Hepimiz aynı yolun yolcusu değil miyiz?”

Sıkıldım. Aynı yolun yolcusu olmak istemediğimi yabancıya söylemedim.

“Buralıyım. Bu saatte kimse olmaz buralarda. Kolaçandan bir şey çıktı mı bari?

“Çıkmadı. Çıkması mı gerekiyor? Hava güzel, yürüyorum işte.”

“Kim kızdırdı seni böyle?”

“Kimse kızdırmadı. Kızgın mı görünüyorum?”

Telaşla saçımı kulağımın arkasına alıyorum. Gökyüzüne bakıyorum. Yutkunuyorum.

“Yalnızlık zor iş.”

En iyisi buradan hızla uzaklaşmalı. Tespit yapanlardan hoşlanmıyorum. Hem ben yalnız değilim ki. A, belki o yalnızdır.

“Neden öyle dediniz?”

“Bir nedeni yok.”

“Ben geç kaldım. Kusura bakmayın. Yürümeye devam etmeliyim.”

“Sıkıldım desene sen şuna?”

Bakakalıyorum. Bildi. Ondan sıkıldığımı anladı. Bunu söylemekten korkmadı.

“Sıkılmış olduğumu söylesem üzülmez misiniz?”

“Niye üzüleyim? Bu seninle ilgili bir şey.”

“Öyle mi?”

Her şeyi didiklemekten usandım. Gitmeliyim. Ayrıca –meli, -malı cümlelerimi de azaltmalıyım. Hatta onları şu ateşe atıp yakmalıyım. Küllerinden çorba yapıp onu içmeliyim. Hayır, böyle yaparsam onu yine içimde tutmuş olurum. Bir elektrik süpürgesi bulmalı ve külleri onunla dışa doğru üflemeliyim.

“Onu olsa olsa saç kurutma makinesi ile yapabilirsin.”

“Beni duydunuz mu? Sesli mi söyledim bunları?”

“Al şu kâğıdı. Pansiyona gidince oku. İyi olacaksın. Merak etme.”

Kâğıdı alıyorum. Gizemli yabancı, ben yürüdükçe geride kalıyor. Biraz matematik problemi çözsem iyi gelir belki. Hem düşünmem o zaman. Rakamlara bakarım. Denklemler. Oradan başlarım. Bu büyük mutluluk olurdu. Bir problem çözmek.

Dudaklarımı sert ve ani bir hareketle sola doğru esnetiyorum. İstemsizce yaptım bunu. Beremi çekiştiriyorum. Kaşıntı. Her yerim kaşınıyor. Kaç gündür yıkanmıyorum? Bedenimde mini minnacık ısırıklar taşıyorum. Kesin matematik problemlerinden uzaklaştım diye oldu bütün bunlar. O test kitaplarını hiç bırakmamalıydım.

Pansiyona gelince derin bir iç çekiyorum. Rüzgârı, ateşi, yabancıyı geride bırakmış, yine bir hikâyenin içinden geçmiş, o hikâyenin kahramanı olmuştum. Yolculuk biraz olsun sakinleştiriyor, bu da kimliğimin gizlenmesine yardımcı oluyordu. Her seferinde yeni biri olunabilir böylece. Her pansiyonda başka bir parçam hayat bulabilir. Yapbozu tamamladığımda ölüm gelir mi?

“Çorba var mı?”

Yabancının verdiği nota bakıyorum şiparişi verdikten sonra. Söz verdiğim gibi yolda açmadım. Kâğıtta yazanı okuyunca burnumdan dudaklarımın üstüne doğru ilerleyen ince, ıslak yolu dilimle yakalıyorum. Hızlıca kalkmış olmalıyım.

“Karşında duran bavulun altına bak.”

Karşıda bir bavul duruyor. Üstelik benim değil. Nereden bilebilir? Hem bu yabancı da kim oluyor? İzin vermemeliydim. Lanet olsun. Hatta onunla hiç konuşmamalıydım. Titreyen ellerimi bavulun altına sokuyorum. O da ne?

“Hanımefendi, çorbanız soğuyor.”

Hiç oralı olmuyorum.

Bulduğum yeni notu okuyorum.

“Karşıdaki pencereyi kaldır ve camın arasına sıkışmış olana bak.”

Bu nasıl bir oyun böyle? Yeni mesajı da buldum. Daha ne kadar devam edecek? Okuyorum.

“Yürümeye devam et. İçindeki karanlığın ufalmasına yardım edecek adımların.

Bir, iki, üç, sekiz, on beş, kırk altı, yetmiş beş, beş yüz iki.

Ateşe vardın bile. Rüzgâr yüzünü yakıyor. Burnun palyaçolarınkine benzemiştir kesin. Karnın aç. Kendinden kaçarken hep böyle olur. Zaten bunun için gezgin olmadın mı? İçindeki kuytuları başka diyarlarda bulabilir misin? Küllerinden doğabilir misin?”

Başımı kaldırıyorum, hafifçe sağa çeviriyorum. Pansiyonun yadigâr hamsterı renkli çarkında dönüyor, susmamacasına anlamsız sesler çıkarıyor ve oldukça sevimli.

Kapıya doğru bir adım atıyorum. Etrafı kolaçan etmeli.