Hakan Aksay

25 Mart 2012

Lolita’dan bugüne telefon kullanma alışkanlığı

Ne ilgisi mi var? Acele etmeyin, açıklayacağım

Ne ilgisi mi var? Acele etmeyin, açıklayacağım.

Önce hayatta en çok kullandığımız ve duyduğumuz kelimelerden birine dikkatinizi çekeyim:

- Alo…

Evet, “alo”… Her ne kadar bazılarınız “aloov”, “alüü”, “alloo” falan dese de, kelimenin aslı böyle…

Neden “alo”?..

“Alo” ne demek?..

Hayır, bilemediniz, “hello”dan gelmiyor.

Alo, aslında Lolita’nın ta kendisi.

Vladimir Nabokov’un Lolita’sından bahsetmiyorum.

Tam adı, Allessandra Lolita Oswaldo. Ben ona kısaca Lolita demeyi tercih ediyorum. Bir tür tembellik işte… Ama benden daha tembeli de var.

Yandaki fotoğrafta gördüğünüz adam, her zaman bu kadar yaşlı değildi. O da bir zamanlar gençti ve o da bir kız sevdi.

Sevgilisinin adı Allessandra Lolita Oswaldo idi.

Adamın adı da Alexander Graham Bell’di.

Annesi duyma engelli olan İskoçya asıllı bu bilim adamı, sağırların iletişim sorununu çözmeye çalışırken 1876’da kazara telefonu icat etti.

Daha sonra “Madem böyle bir şey yarattım, bari bir işime yarasın” diyerek ilk telefon hattını sevgilisinin evine bağladı.

Atölyesinde çalışırken ne zaman telefon çalsa, arayanın sevgilisi olduğunu bildiğinden dolayı, ahizeyi eline aldığında söze keyifle “Allessandra Lolita Oswaldo” diye başlıyordu.

Zamanla tembellikten “Ale Lolos” demeye başladı. Ama tembelliği bu hitabı da kaldıramadı ve daha da kısaltıp kızın isminin baş harflerinden oluşan “alo” kelimesini uydurdu.

Ne var ki o, icadının ne kadar önemli olduğunu fark edip de bütün zamanını telefonu geliştirip yaygınlaştırmaya ayırınca, bütün kadınlar gibi ilgisizlikten yakınmaya eğilimli olan sevgilisi Lolita, pardon “Alo” onu terk etti.

Graham Bell'i artık başka kişiler de arıyordu. Ama o, telefonun her çalışında sevgilisinin aradığını umduğundan telefonu “alo” diyerek açıyordu. Giderek herkes telefonda söze “alo” diye başlar oldu.

İşte “alo”nun böyle hüzünlü bir öyküsü var.

 

        *      *      *

 

Aradan 136 yıl geçti. Telefon hayatımızı kolaylaştırma bahanesiyle neredeyse tümüyle işgal etti. Ev ve işyerlerindeki telefonlar, giderek mobil cihazların gölgesinde kaldı. Mobil pazarlama uzmanı Tomi Ahonen’e göre, dünyada bir insan günde ortalama 150 kez cep telefonuna bakıyormuş. Düşünün, günde 3 paket sigara içen biri, pakete 60 kez uzanırken, “cep telefonu bağımlısı” cihazıyla 150 kez ilgileniyor.

7 milyar nüfuslu gezegenimizde 5 milyara yakın cep telefonu var; bu yıl sonunda 6 milyara yaklaşacak. Dünyada 1994-2010 yılları arası 10 milyardan fazla cep telefonunun satıldığı biliniyor.

75 milyon nüfuslu Türkiye’de 114 milyon cep telefonu var. Abone sayısı 65 milyondan fazla. (2011 sonunda cep telefonu operatörlerinin abone payları şöyleydi: Turkcell yüzde 52,87, Vodafone yüzde 27,59, Avea yüzde 19,54.) Hanelerin yüzde 92’inde en az bir cep telefonu bulunuyor. İki ve daha fazla “cebi” olanların sayısı giderek artıyor.

Geçen yılın ilk altı ayında yurtdışından ithal edilen cep telefonu sayısı 10 milyona yakındı. Ülkemizde son 10 yılda cep telefonuna 21 milyar dolar para harcandı. Dünyanın en büyük dördüncü cep telefonu pazarıyız. Bu arada mobil vergi yükü sıralamasında Türkiye Gabon’dan sonra ikinci geliyor (Dünya GSM Birliği’nin raporuna göre, Türkiye’de cep telefonu abonelerinin harcadığı 100 liranın 48 lirası vergiye gidiyor).

 

*      *      *

Hayatımızda bu kadar telefon, özellikle de cep telefonu olunca, haliyle alışkanlıklarımız da ona göre şekilleniyor. “Cebimizi” unutarak evden çıktığımızda kendimizi eksik hissediyoruz. (Bir yerde okumuştum, kadınlar da “çıplak” ve “kayıp” hissediyormuş.) Her yerde cep telefonumuzu sergilemek, oturduğumuz masada önce ona yer bulmak, hatta yalnızken “cebimizi” kurcalamak veya gerekli-gereksiz konuşma yaparak çoğalmaya çalışmak: bunlar hep zamane alışkanlıkları… Artık “Türk imajı”nda en az bıyık kadar cep telefonunu da yer alıyor.

Yollarda, toplu taşıma araçlarında, hatta kültürel kurumlarda durmadan cep telefonuyla mesajlaşıp veya konuşup duran, bu arada sesini başkalarını rahatsız edecek kadar yüksek tona ayalarlayan insan sayısı çok fazla. İsteseniz de istemeseniz de yakınınızdaki bir yabancının özel sorunlarını, planlarını, en beteri de hayatla ilgili “derin yorumlarını” dinlemek zorundasınız. Çünkü devir, “mobil devri”. (Acaba büyük mucid Alexander Graham Bell yaşadığımız bu hallere ne derdi?)

Geçenlerde yapılan bir araştırma, Türkiye halkının dörtte üçünün halka açık alanlarda telefonda yüksek sesle konuşulmasından rahatsız olduğunu ortaya çıkarmış. Katılımcıların çoğu mobil cihazların kullanımıyla ilgili sınırlama ve yasaklar getirilmesini savunuyormuş. Bazen çoğunlukla aynı saflarda olduğumu görmek, bana şaşkın ve kuşkulu bir mutluluk veriyor.

Türkler’in mobil cihazların kullanımıyla ilgili en önemli şikâyeti halka açık alanlarda telefonda yüksek sesle konuşulmasıymış (yüzde 75). Bunu sırasıyla, araç kullanırken mesaj veya yazı yazmak (yüzde 69), rahatsız edici zil sesleri/halka açık alanlarda sesi çok fazla açmak (yüzde 67), mesaj veya yazı yazarken çevrede olup bitene veya sohbete karşı ilgiyi kaybetmek (yüzde 63), başkalarıyla birlikteyken mesaj veya yazı yazmak (yüzde 59) izliyormuş.

Yalnız anlayamadığım bir şey var: Çoğunluk böyle düşünüyorsa, benim her yerde rastladığım milyonlarca “cep teröristi” kim acaba?

 

*      *      *

 

Cep telefonlarının zararları üzerine çok şey konuşulup yazılıyor. “Cep Tehlikesi” kitabının yazarı Prof. Selim Şeker’in anlattıkları bunlardan yalnızca biri.

Ama cep telefonu alışkanlıklarını değiştiremiyoruz. Uçakta bile uyarılara aldırmadan cihazını açık tutan “cepkolikler” var. Uçak deyince, THY’nin bazı uçaklarda yakında internet kullanımıyla birlikte cep telefonuyla konuşma imkânının da olacağını “müjdelemesi” beni çok üzmüştü. Düşünsenize yerden 10 bin km yüksekte bile birilerinin saygısız konuşmalarına hedef olmaktan kurtulamayacaksınız.

Daha önce sözünü ettiğimiz mobil pazarlama uzmanı Tomi Ahonen, 3-5 yıla kadar anında tercüme yapan cep telefonlarının çıkacağını, gelecekte mobil teknolojilerin dişlere veya deri altına bile yerleştirilebileceğini söylüyor. O konuştukça benim içim daralıyor.

İyi bir haberle bitirmeyi deneyeyim: Anketlerde Türkiye’de cep telefonuna ihtiyaç duymadan yaşadığını dile getirenlerin oranı yüzde 7 çıkmış.

Ne kadar ilginç değil mi?..

Acaba ben ne zaman onlardan biri olabileceğim?..