Gençay Gürsoy

09 Mayıs 2020

Frogner Park eylemi(!)

Hepimizde, değiştirmeyi, dönüştürmeyi başaramadığımız yerleşik kapitalist düzene karşı, kişisel şiddete ve toplumsal tepkiye yol açmadan, bir tür zarar verme isteği kabarıyor, oradan itibaren infantilizm ve anlamsızlık sınırlarında dolaşan çeşitli senaryolar üretiyorduk. Bunlardan biri, Norveç’in ünlü heykel sanatçısı Gustav Vigeland’ın yüzlerce eserinin sergilendiği, Oslo’nun yıldızı Frogner Park’ın besili kaz sürüsünün başındaki "Alfa Erkek" kazı, bir biçimde kamulaştırarak(!) ve yaklaşmakta olan yılbaşında hep birlikte afiyetle yemekti

1968 başında Vietkong’un ünlü Tet bayramında, Güney Vietnam’ın altı büyük kentine aynı anda yaptığı baskın saldırılar ve Saygon’daki ABD elçiliğinin kısa süreli işgali, bütün dünyada ve tabii Oslo’da büyük bir coşku ile karşılanmıştı. ABD elçiliği önünde yapılan gösteriler sürerken Başkan Johnson bombardımanları durdurma kararı almıştı. Ancak iki ay kadar sonra, Vietnam’dan çekilme aşamasında iken, ABD askerlerinin My Lai adlı küçük bir yerleşim yerinde, yüzlerce silahsız kadın, çocuk, yaşlı insanı vahşice katletmesine dair çarpıcı fotoğraflar, barış yanlısı dünya kamuoyunu çılgına çevirmiş, Oslo’da protestolar yeniden alevlenmişti. Hastane çıkışında, doktor arkadaşlarla koşarak katıldığımız ABD elçiliği önündeki gösterilerde ilk defa, resmi kıyafetleriyle çok sayıda Norveçli subay ve askerin katıldığını, atlı polislerin kalabalığı dağıtmaya çalışırken onlara fazla yaklaşmadığını şaşkınlık izlemiştim. 

O sıralarda, içlerinde çeşitli dallara mensup üniversite öğretim üyeleri, sosyal bilimciler, gazeteciler bulunan socu-entelektüel bir grupla tanışmıştım. Çeşitli vesilelerle zaman zaman bir araya gelir, Vietnam’dan girip, Afrika ve Latin Amerika üzerinden Avrupa’ya geçerek, "Ne olacak şu dünyanın hali" tartışmalarına dalardık. Avrupa’da 68 İsyanı'nın hüsranla sönümlenmeye başlaması, öfkeyle karışık genel bir umutsuzluk iklimi yaratmıştı, kuşak olarak 68’lilerden daha kıdemli olanlarımız, Avrupa’da baş gösteren sol şiddet hareketlerini fikri düzeyde eleştiriyor ama daha akla yakın bir strateji de öneremiyorduk. Hepimizde, değiştirmeyi, dönüştürmeyi başaramadığımız yerleşik kapitalist düzene karşı, kişisel şiddete ve toplumsal tepkiye yol açmadan, bir tür zarar verme isteği kabarıyor, oradan itibaren infantilizm ve anlamsızlık sınırlarında dolaşan çeşitli senaryolar üretiyorduk.

Bunlardan biri, Norveç’in ünlü heykel sanatçısı Gustav Vigeland’ın yüzlerce eserinin sergilendiği, Oslo’nun yıldızı Frogner Park’ın besili kaz sürüsünün başındaki "Alfa Erkek" kazı, bir biçimde kamulaştırarak(!) ve yaklaşmakta olan yılbaşında hep birlikte afiyetle yemekti. Başlangıçta, Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun, o sıralarda bir işveren örgütünün başındaki eski Nazi subayını kaçırması eylemine nazire kabilinden, matrak bir devrimci(!) fantezi olarak, çeşitli versiyonlar halinde üretilen eylem, özellikle grubun iki cevval Feminist üyesi Jane (Yane okunur) ve Astrit tarafından neredeyse bir tutku haline getirilmişti. Jane arkeolog, Astrit tiyatro eleştirmeniydi. Açıkçası ben de bu maceraya iki nedenden dolayı sempatiyle bakıyordum. Bunlardan birincisi, parktaki muhteşem Vigeland heykellerinin, özellikle yüksekçe bir platformun ortasına oturtulmuş olan ve yaşamı temsil eden, 17 metre yüksekliğindeki fallik görünümlü monolitin bende bir üstün ırk soğukluğu yaratmasıydı. Bu etkiyi haklı çıkaracak, kayda değer nesnel nedenlerim yoktu. Gerçi her yaştan Nordik tipli yüzlerce çıplak insan heykeli arasında hiç zayıf, hasta, düşkün ya da başka ırk özelliklerine sahip olan yoktu ama yine de hepsi birbiriyle dostluk, sevgi ve dayanışma duygusu veren bir bedensel ilişki içindeydi. Ön adı "Adolf" olan Vigeland bu heykelleri 1926-33 yılları arasında tamamlamış ve 10 yıl sonra, savaş devam ederken 1943 de ölmüştü. Bu yıllar Nazizm’in iyice mayalandığı ve ideolojik olarak etkinlik kazandığı döneme denk düşüyordu. Dolayısıyla Vigeland’ın en azından üsttün ırk estetiğinin etkisinde kalmış olması muhtemeldi. Yine de bildiğim kadarıyla onun, Norveç’in Alman işgali altında olduğu dönemde, mesela Knut Hamsun’unkine benzer bir vukuatı yoktu. 

Alfa kaz macerasına yakınlık duymamın ikinci nedeni ise, onun parkın yapay göletinde ve su kanallarında, arkasındaki dişi sürüsüyle, caka satan bir amiral edasıyla yüzerken, bende tıpkı parktaki Vigeland heykelleri gibi bir üstün ırk çağrışımı yaratmasıydı. Bu tür saçma aklı yürütmeler, aramızda üretken bir şaka konusu olarak başlamış ve giderek "Neden olmasın!" faslından gerçeklik kazanmıştı. Başlangıçta, alfa kazın yakalanması işi üzerine yaptığımız bilimsel akıl yürütmelerde, hayvana uzaktan, eter benzeri sersemletici bir sıvı fışkırtmak gibi tıbbi yöntemler ön plana geçtiği için, işlem meslek itibariyle benim alanıma giriyordu. Oyuncak su tabancası ve eterle yaptığımız denemeler, plastik tabancanın eterin etkisi ile erimesi sonucu, başta kendimi olmak üzere bütün ekibi gülünç duruma düşmüştü.

Bunun üzerine, yılbaşının da yaklaştığını dikkate alarak, hedefe en kısa yoldan ulaşma ve Alfa’yı barınağında yakalama planı üzerinde çalışmaya başlamıştık. Projeyi candan benimsemiş olan, Jane’nin tıp öğrencisi kuzenini de alarak, birkaç gün Frogner Park’ta Alfa’nın barınaktan çıkışından, dönüşüne kadarki günlük ritmini, parkın tenhalaştığı akşam saatlerinde sürünün dolaştığı güzergahı gözledik. Kış mevsimi nedeniyle ortalık kararmaya başlayınca, kaz sürüsü sağlam bir tel örgü ile çevrili barınaklarına giriyor ve görevli bakıcı kapıyı kilitliyordu. O saatlerde iyice tenhalaşan parkın giriş kapısı yaklaşık 45 dakika sonra kapanıyordu. Dolayısıyla her şey bu süre içinde bitirilmeli ve görevliler gelmeden ana kapıdan çıkılmalıydı.

O günü hiç unutmuyorum. Kararlaştırdığımız saatte parka giderken sanki orada beni bekleyen bir emaneti almak üzere gidiyormuşum gibi sakindim. Jane’nin bir arkadaşından ödünç aldığımız arabayı giriş kapısının yakınında park etmiştik. Yanıma, ganimeti taşımak için uygun boyutta bir torba dışında bir şey almamıştım, Hava kararmaya başlamış, park iyice tenhalaşmıştı. Önceden kararlaştırdığımız üç kritik noktada Astrit, Jane ve Kuzen gözcülük yapacaktı. Göletin kenarındaki barınağın içinde, Alfa ve sürüsü, hafiften kararmış ortamda bembeyaz masal varlıkları gibi görünüyordu. Önce, belki açık bırakılmıştır diye düşünerek barınağın kapısını yokladığımı, kilitli olduğunu anlayınca, bir an bu saçma işten vazgeçme düşüncesinin aklımdan geçtiğini ve aynı anda bir otomat gibi tel örgülü duvara yöneldiğimi anımsıyorum. Pek yüksek olmayan duvarın örgü aralıklarına tutunarak kolayca içeriye atladığımı, kaz sürüsünün ürkerek dağıldığını ve Alfa’nın tıslayarak bana doğru hamle yaptığını da anımsıyorum. Ama bir anda onu nasıl boynundan yakaladığımı ve montumun içindeki torbaya nasıl soktuğumu pek anımsamıyorum.

Sonrası tam bir kabus. İçinde durmadan kıpırdanan, en az 5-6 kilo ağırlığındaki torbayla, tel örgü duvarı nasıl geriye tırmanacağımı önceden hiç düşünmemiş olmalıyım ki, bir an "bu iş burada biter" diye aklımdan geçmişti. Sonra can havliyle ağzını sıkıca düğümlediğim torbayı, bir sıçrayışta duvarın öte tarafına atmış ve arkasından kolayca duvara tırmanıp, barınaktan çıkmıştım. Elimde kocaman torbayla barınaktan uzaklaşırken, en yakın gözlem yerinden beni izleyen Jane şaşkınlık içindeydi. Aslında ben de şaşkınlık içindeydim. Oyun olarak başladığımız bu iş nasıl olsa bir yerde aşılamayacak bir engelle karşılaşır ve kendiliğinden biter diye düşünüyor olmalıydık. O ana kadar kimse ile karşılaşmamıştık. Astrit’le Kuzen de yanımıza gelince, nispeten normal görünümlü bir grup oluşturup, kimsenin kuşkusunu çekmeden ana kapıdan çıkmıştık. Torbayı arabanın bagaja atıp parktan uzaklaşırken, bugün tüylerimi diken diken eden bu saçma eylem bize, hiç beklemediğimiz kadar kolay kazanılmış küçük bir zafer gibi görünmüştü.

Astrit ve Jane, kazın en profesyonel yöntemlerle fırında hazırlanıp sunulması işini yüklenmişlerdi ama o aşamaya gelinceye kadar yapılması gereken bir sürü tatsız ve zor iş Kuzen’le benim sırtımdaydı. Bunların ayrıntılarını anımsamak bile istemiyorum. Köy yaşamından geçmiş her erkek çocuk gibi, benim de tavuk, ördek kaz kesmişliğim vardı ama yabancı bir kentte bu berbat işi nerede ve nasıl yapacağımı hiç düşünmemiştim. Binbir güçlükle bulduğumuz tenha bir çalılıkta o sevimsiz cerrahi işlemi tıp öğrencisi Kuzen’in asiste etmesiyle hallettik ama başka bir sorun vardı ki, onu hiç hesaba katmamıştık. O devasa kazın tüylerini nasıl yolacaktık? Bildiğim kadarıyla, bu işi uygun şekilde yapmak için, hayvanı kaynar su içinde bir süre bekletmek gerekiyordu. Bizim yurttaki ortak mutfakta ne bu koca hayvanı içine sokabileceğimiz bir kazan, ne de o kadar suyu kaynatacak kap vardı.

Çaresiz tüyler yolunacaktı. Benim küçük odamda Kuzen’le birlikte bu işe giriştikse de, kısa zamanda onun da imkansız olduğu anlaşıldı. Zira kazdan o kadar çok tüy çıkıyordu ki, onları dolduracak torba bulmak olanaksızdı. Ayrıca işin polisiye tarafının ayırtına vardıkça, iz bırakma korkusu elimizi kolumuzu bağlıyordu. Başka bir çözüm yolu ararken, Kuzen, tüy yolma işini, gecenin bu saatinde kimsenin uğramadığı yakındaki göl kıyısında yapmayı önermişti. Bunca güçlüğe katlandık buna da katlanalım deyip, soğuktan korunmak için ne bulursak sırtımıza geçirdik ve zuladaki yarım şişe konyağı yanımıza alarak arabayla yola çıktık. Göl çok uzak değildi ama ayakaltı olmayan orman alanında uygun bir kıyı bulmak için karanlıkta epey dolaştık. Kıyıdan biraz yüksekte bir kayanın üstüne tünedik ve çılgın gibi kaz yolmaya başladık. Gölün ay ışığı altındaki metalik parlaklığına doğru rüzgarın uçurduğu kaz tüylerini seyrederek konyağın son yudumlarını da içip, gün boyu işlediğimiz suçlara bir yenisini eklemek üzere, şişeyi göle fırlattık. Bütün ihtişamını yitirmiş zavallı Alfa’nın üzerinde kalan son tüyleri de koparıp, çıplak bedenini gölün suyuyla yıkadığımız sırada, hayvanın sol bacağına bağlanmış küçük metal künyeyi gördük. Üzerine özenle kazınmış 1001 sayısını okurken ürperdiğimi anımsıyorum. Yeni tanıdığım bu kuzey doğasına ait bir kutsalı çiğnemiştim sanki.

Yılbaşı yemeği Astrit’in kaldığı evde düzenlendi. Ev sahipleri uzun bir seyahata çıkmış ve bahçe içindeki kocaman ev Astrit’e kalmıştı. Kutlanacak bir şey yoktu gerçi ama yine de aristokrasinin gümüş şamdanlarını, kristal kadehlerini, kolalı peçetelerini kullanarak, 68 ruhunu kutluyorduk. Astrit ve Jane tarafından ciddi bir literatür taraması ile hazırlanmış ve içi İran-Avrupa karması kestaneli pilavla doldurulmuş Alfa, nar gibi kızartılmış halde alkışlarla masaya getirilmişti. Kimler vardı tam anımsamıyorum. Ortak özellikleri düzene teslim olmamış, kafası biraz isyankarlıkla karışmış olan dar gelirli 10-12 kişi. Bir şekilde yolu Norveç’e düşmüş ve bir daha denize açılamamış İskoçya’lı bir gemici, 1956 ayaklanması sırasında ülkesini terk edip Norveç’e yerleşmiş bir Macar sosyolog, birkaç psikolog, pedagog, gazeteci, arkeolog ve tabii asistanım Kuzen. Katılanların bütün olanaklarını seferber ederek sağdan soldan takviyelerle zenginleştirdikleri geniş bir içki, meze ve müzik repertuarı ile o garip ve hüzünlü 68 yılbaşını hiç unutmadım. Kimdi anımsamıyorum, biri o gece bana Alfa eyleminin simgesi olarak çok güzel bir Guevera posteri armağan etmişti. Onu, Guevera’nın 3 Ekim 1965’de Küba’dan ayrılırken Fidel Castro’ya bıraktığı mektupla birlikte odamın kapısının iç yüzüne asmıştım. Mektubun Türkçesi çok sonra elime geçmişti:

"Fidel,

Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazı çabalarımın yardımını istiyor. Ben senin Küba'ya olan sorumluluğunun sana imkan vermediği şeyi yapabilirim. Ayrılmamızın zamanı geldi. 

Bunu acı ve sevincin karışımıyla yaptığım bilinsin; burada benim kurucu umutlarımın en safını ve sevdiklerim arasında en sevgili olanı bırakıyorum ve beni evladı gibi kabul eden bir halkı bırakıyorum. Bu, benim ruhumdan bir parça koparmaktır. Yeni savaş alanlarında bana vermiş olduğun inancı, halkımın devrimci ruhunu, görevlerin en kutsalı olan nerde olursa olsun emperyalizme karşı mücadele etme görevini yerine getirme duygusunu taşıyacağım.

Başka gökler altında son saatim geldiğinde benim son düşüncem bu halk ve özellikle sen olacaksın. Öğrettiklerin için ve eylemlerimin en son sonuçlarına dek sadık olmaya çalışacağım, örneğin için sana teşekkür ettiğimi, Devrimimizin dış politikası ile her zaman özdeşleştiğimi ve buna devam edeceğimi, sonumun geldiği herhangi bir yerde Kübalı devrimci olmanın sorumluluğunu duyacağımı ve öyle davranacağımı, çocuklarıma ve karıma maddi hiçbir şey bırakmadığımı ve bundan üzüntü duymadığımı, aksine sevindiğimi, onlar için hiçbir şey istemediğimi çünkü devletin onlara yaşama ve eğitim görmeleri için gereken her şeyi vereceğini biliyorum.

Her zaman zafere kadar!"