Erdoğan Aydın

13 Kasım 2015

“Ayıptır, zulümdür, günahtır!”

Olan başta ölen insanlarımız olmak üzere tüm Türkiye’ye olacaktır...

Silvan’da sokağa çıkma yasağı 11. gününde; tank, helikopter gibi açık savaşa özgü araçlar eşliğinde kent teslim alınmaya çalışılıyor.

Bu uygulama, bizzat Türk hukuk sisteminde bile yeri olmadığı bir yana, Anayasa 90. Madde ile bağlı olduğumuz uluslararası hukukun alenen çiğnenmesi anlamına geliyor.

Hele ki Başbakan Davutoğlu’nun, 2011 yılında Suriye’den söz ederken, “kendi halkına karşı namlu doğrultanlar meşru değildir” ifadesi de anımsanırsa, son aylarda yaşananlar, vahim bir dönüşüme işaret ediyor.

Son iki seçimdir yüzde 88 oy tercihiyle siyasal taleplerini açıkça dillendiren Silvan’ı Gazze’den farksız bir konuma sokanların Filistin davasının bayraktarı görünme çabaları da anımsanırsa, oldukça trajik bir durum karşısında olduğumuz kesin.

Silvan’ın 3 mahallesinin haritadan silineceğini söyleyerek kararlılık sergileyen İçişleri yetkilisinin temsil ettiği bir devlet duruşu, ne yazık ki İsrail devletinin Gazze karşısındaki duruşuna işaret ediyor.

***

Peki ama Kürt sorununun bu çizgi üzerinden çözümü mümkün mü?

Mümkün olmadığının bu politikayı sürdürenlerce bilinmediği düşünülebilir mi?

Anımsanmalı ki Kürtler, içeride de dışarıda da artık eski Kürtler değil.

Rojava’da sağladıkları egemenlik alanında ortaya koydukları modelle artık, Ortadoğu’nun İslamcı ve BAAS’çı olmayan bir yerden, üstelik çoğulcu, laik, demokratik ve sosyal hukuk koşullarında yeniden kurulmasının pekâlâ mümkün olduğunu gösteren bir düzeyi temsil ediyorlar. Bu sayede hem uluslararası bir saygınlığa hem de Irak Kürdistanı ile birlikte devlet düzeyine yükselebilmenin özgüvenine sahipler.

Türkiye Kürtlerine gelince, uygulanagelen tüm baskılara, inkâra ve asimilasyona rağmen kendilerini yeniden yaratıp kurumlaştırarak, bölgeye ilişkin kimsenin görmezden gelemeyeceği bir güç haline geldiler.

Bu halleriyle Ortadoğu mitolojisi Anka Kuşu’nun çağdaş bir örneğini ortaya koyduklarını söylemek, gerçeği teslim etmek olacaktır.

Dolayısıyla dün tüm bu avantajlardan yoksun oldukları koşullarda onları yok edemeyen zor yöntemleriyle bugün yok edilmeleri daha da imkânsız.  Bu koşullarda Türkiye’yi yönetenlerin, Kürtleri yok etme eksenli bir sevda peşinde koştuklarını düşünmek mümkün değil.

Ama teslim edilmeli ki buna rağmen onları statüsüz kılma uğruna reva gördükleri muamele, Seyit Rıza’nın yürek çığlığıyla “ayıptır, zulümdür, günahtır!”

***

Peki ama bu gerçekliğe rağmen baskı politikasındaki ısrar niye?

Bu sorunun cevabı stratejik değil taktik alanda görülebilir.

Seçim geriliminin aşılmasına, üstelik bu seçimden iktidar partisinin zaferle çıkmış olmasına rağmen yaşadığımız bu gerilimin başlıca nedeni, iktidarın taktik düzeyde ulaşmaya çalıştığı hedeflerde belirleniyor.

Bu hedeflerden orta vadeli olanı, her şeye rağmen kaçınılmaz olan müzakere masasına bugünkünden daha avantajlı oturabilmenin sağlanmasıdır.

Bunun için Kürt milletinin büyük çoğunluğunun kendi partisini seçmekteki kararlılığı, en politik kasabaların cezalandırılması yoluyla kırılmaya çalışılıyor. Sanki karşımızda kriminal bir sorun varmış gibi Kürtlerin siyasal taleplerinin üzerine çekiçle gidilmeye çalışılıyor.

Seçimde uygulanan ve 7 Haziran’da HDP’ye gitmiş olan Kürt orta sınıf ve muhafazakârlarından, 1 Kasım’da AKP’ye kısmi dönüş sağlamış olan şiddeti derinleştirerek bu eğilimin sürdürülebileceği sanılıyor.

Oysa seçim koşullarında işe yarayan ve esasen PKK’nin de savaşa savaşla karşılık vermesi sayesinde işe yarayan bu taktiğin orta vadede ters tepeceği kesindir.

Dahası Kürdü teslimiyete zorlamak üzerinden siyasal hâkimiyetini artırma politikasının aracı olan şiddet, sadece Kürtleri değil bütün Türkiye’yi, Türkiye’nin kalkınabilme, güvenli hale gelme, bir arada yaşayabilme potansiyelinin de imkânsızlaştırılması demek.

Bu noktada kavranamayan bir şey de, bugünün Kürtlerinin 19. yüzyıl proletaryası gibi kaybedecek şeyleri olmadığı gerçeğidir. Dolayısıyla onlara vurarak yola getirme politikasının bağımsızlıkçı arayışlarını bilemekten ve onları kendi içlerinde birleştirmekten başka işe yaramayacağı kesin.

Kısacası bu taktik amacın başarıya ulaşması mümkün görülmemektedir. Olan başta ölen insanlarımız olmak üzere tüm Türkiye’ye olacaktır.

 ***

Abdülhamit ve İttihatçıların aklıyla şekillenip, dünün uluslararası güç dengeleri sayesinde Kürtlere istediğini yapabilme konforuna alışan devletin kavrayamadığı bir diğer şey de, artık o koşulların değiştiğidir. Bütün Türkiye’nin ortak çıkarı için Devlet aklına anımsatalım ki, dünyanın ve bölgenin yeni dengeleri, artık Kürtlerin statüsüz bırakılmasını imkânsız kılıyor.

Bu koşullarda daha da zorunlu hale gelen çözümün yolu ise bellidir Bunun için başka topraklardaki Türklere istenen hakların, keza Filistin için, Filipinli Müslümanlar için istenenin Kürdün de hakkı olduğunu kabullenecek bir samimiyet yeter. Yani çifte standartlardan arınmış bir vicdan yeter. Toprağın değil insanın esas olduğunu, esasen toprağı vatan yapanın da, üstünde akan kan düzeyi değil, üstünde yaşayan insanın vatandaşlık haklarına saygı duymak olduğunu kabullenmek yeter.

Üstelik yine anımsatalım ki şiddetin sersemletici etkisi geçince Kürt orta sınıf ve muhafazakârlarının da, Türk devletinin AKP iktidarında da Kürt sorununu çözmek gibi bir niyeti olmadığını görecekler. Çünkü ne yazık ki onun “milli kardeşlikten” kastettiği, Kürtlerin İslamcılık ve koruculuk üzerinden Türkleştirilmesini ve tıpkı Osmanlı Ermenilerinde olduğu gibi “millet-i mahkûme”liğe razı edilmesi, “millet-i sâdıka” olarak boynunu büküp Kürtlüğünün çürütülmesine razı olmasıdır.

***

Kısacası akıntıya karşı kürek çekiliyor ve bu işin sonu yok. Kürt halkının uyanışı ve sınır aşan örgütlülük ve meşruiyet düzeyi Türklüğün üstüne İslamcılık ekleyerek onun dizginlenebilmesini imkânsızlaştırıyor.

Üstelik bu akıntı, tarihi “makbul vatandaş” imali için araçsallaştırıp bölge dengelerini de okumayı engelleyen hamasetle girilen Suriye politikası sayesinde bizzat AKP tarafından büyütülmüş bulunmaktadır.

Bu koşullarda müzakere masasını devirerek, Kürt sorununu reddederek, güç gösterileri yaparak, Silvan, Cizre, vb. 90’larda bile görülmeyen örneklerle varılacak yer, memleketin bütünüyle tahrip edilmesi olacaktır.

1 Kasım seçiminde iktidara katkı yaptığı bilinen bu gözü karalığın seçim sonrasında da sürdürülmesi, tekrar anımsatalım ki, tıpkı Suriye hayalleri gibi astarı yüzünden pahalı bir tercih olacaktır.

Şöyle ki bu denli yüksek bir tansiyon, sadece Kürt yerleşimlerinde değil, bütün Türkiye’yi istikrarsızlaştıran, güvenlikten yoksunlaştıran, sadece spekülasyona uygun ama yatırıma uygunsuz ve yoksullaşma eğrisinde bir ülke haline getirecektir. Dolayısıyla stratejik düzlemde hem başarısızlığa mahkûm hem de Türkiye’ye onarılması güç zararları olacaktır.

***

Bu gerçekliğe rağmen Kürtlerin statü taleplerine yönelik ezme politikasında ısrarın, 1 Kasım seçim galibiyetini başkanlık sistemine tahvil etmek gibi ikinci bir taktik nedeni olduğu görülüyor.

Nitekim 1 Kasım’a giderken, sadece hükümeti kurabilecek bir sayıya ulaşarak fiili başkanlık hedeflenir ve sorun kampanya süresince dillendirilmezken, beklentilerin çok ötesinde % 49.5 oyun yakalamasının ertesi günü başkanlık sisteminin yeniden dayatılmaya başladığı görülmektedir.

Dolayısıyla Silvan vb. örneklerdeki şiddet, bu taktik hedef üzerinden okunduğunda yerli yerine oturmaktadır.

Kürtler ve diğer demokrasi dinamikleri üzerinde yürütülen baskı politikalarıyla HDP’yi başkanlığa razı etmek hedeflerden biridir. Bu hedefe ulaşmak imkânsızsa da, bu yönelimle HDP’nin içinde kriz yaratmak ve fireler koparmak amacından vazgeçilmesi beklenmemelidir.

Bu politikanın sürdürülmesinden ikinci ve daha işlevsel beklenti ise, memleketi sürekli teyakkuz içinde tutarak Türklük ve Sünnilik refleksini kendine bağlamak ve buradan başkanlık için avantaj sağlamaktır. Şöyle ki bu politika, Kürt karşıtlığıyla malûl milliyetçi reflekslerin ve güvenlik bürokrasisinin AKP etrafında toplanmasını sağlar ve ona muhalefet edilmesini zorlaştırırken, MHP’den de referandum ihtiyacı için parçalar koparılması olasılığı yaratmaktadır.

Kısacası izlenen bu gerilim politikasında ülkenin ve toplumun bütününün çıkarlarına karşıt, ama iktidarın taktik çıkarlarına uygun bir durum bulunmaktadır. Dolayısıyla memleketin çıkarları açısından savunulamaz ve mevcut koşullarda sürdürülemez olmasına karşın bir müddet daha acılarla yoğrulmak kaçınılmaz görünmektedir.