Dilara Gürcü

25 Şubat 2015

Erkeklerin ‘erkekliği’ ile yüzleşme zamanı

Kadına karşı şiddeti sadece fiziksel boyuta indirgeyen zihinleriniz, bunun psikolojik, sosyolojik, eğitimsel, ekonomik ve politik boyutlarını neden göremiyor acaba?

Türkiye’nin erkekleri bu aralar pek bir şaşkınlar, tuhaf bir utanç ve kabullenememe içerisindeler. “Yahu herkes mi sapık oldu?” “Ne zaman bu hale geldik?”  “Niye her gün kadın cinayeti okuyoruz?” diye soruyorlar. Her gün kadın cinayeti okuyorsunuz; çünkü erkek şiddeti her gün devam ediyor. O cinayetleri daha önce okumuyordunuz; çünkü tacize ve tecavüze uğrayan, erkek şiddetiyle katledilen kadınların hikâyeleri 3. sayfada genel vahşet haberleri arasında eritiliyordu. Kimse 3. sayfayı okuyup moralini bozmak istemez değil mi?

Kadınlar seslerini çıkarmaya başladı ve medyanın sahte ilgisiyle kadın cinayetleri sonunda gündem oldu diye olan bitenden yeni haberdar oluyormuş gibi davranmanız çok komik sevgili erkekler. Yani cidden, bir kadının günlük hayatında maruz kaldığı şiddete bu kadar mı yabancısınız? Yoksa siz uzaylı mısınız?

Kadına karşı şiddetten haberdar değildiniz; çünkü siz de bu şiddetin bir parçasıydınız. Yo, öyle kendinizi ataerkil düzenin bir parçası olarak görmeden, mevzuya müdahil olmadan sorunu çözebileceğinize inanmak yok.

Gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum, sanıyorsunuz ki bu katliamlar, bu gündelik şiddet, kadının uğradığı mütemadi baskı ve erkeklerin kadın bedeni üzerindeki takıntılı kontrol çabası yeni türedi. Özgecan Aslan katledileli 12 gün oldu ve bu 12 günde 8 kadın daha erkek şiddetiyle katledildi. Sanıyorsunuz ki mesul olan devlet, mesul olan “sapıklar”, mesul olan uygulanmayan yasalar. Mesul olan kendi içinizde barındırdığınız cinsiyetçilik ve ataerkillik. Halının altına süpürdüğünüz pisliklerinizle yüzleşmenin vakti gelmedi mi artık?

Twitter’da yüz binlerce kadın #sendeanlat etiketi altında kadın olarak yaşamanın zorluklarını anlattı, açıp da okudunuz mu? Okuduktan sonra #bendeyaptım ya da #utanıyorum diyebildiniz mi? Ne kadar utanıyorsunuz acaba? Neden utandığınızı biliyor musunuz? Bunların hepsini komşunun oğlu, okuldaki öğretmen, karakoldaki polis, tanımadığınız adamlar mı yaptı sanıyorsunuz? Hepimiz yapıyoruz bunları!  Her birimiz. Artık mücadeleye giriyorsak, hani “kızlı erkekli” olarak, şu ataerkil, cinsiyetçi ve feminenlik düşmanlığıyla iltihaplanmış zihinlerden kurtulmak gerekmiyor mu?

Kadına karşı şiddeti sadece fiziksel boyuta indirgeyen zihinleriniz, bunun psikolojik, sosyolojik, eğitimsel, ekonomik ve politik boyutlarını neden göremiyor acaba? Bunlar size göre ufak görünen; ama bize göre öyle külfetli detaylar ki, hangi birini anlatsam, bir diğeri eksik kalıyor. Ben burada karanlık bir sokakta yürürken, arkamızdaki erkekten tedirgin oluşumuzdan, taksiye binmeden plakayı alıp, inmeden “sahibimize” gidiyor olduğumuzu ima eden yalandan yaptığımız telefon konuşmalarından falan bahsetmiyorum. Fiziksel alanımıza yapılacak olası tacizlerden kendimizi koruma taktikleri geliştirmek zorunda oluşumuzdan bahsetmiyorum. Bunlar zaten doğar doğmaz öğretiliyor bizlere, bunlar zaten sanki doğanın kanunuymuşçasına beynimize kazınıyor. Benim bahsettiğim, eril zihinlerinizin kadınlara düzenli olarak uyguladığı baskı ve şiddet. Kadınların bu ataerkil sistem içerisinde düzenli olarak geri planda kalmaya zorlanması ve bırakılması.

Benim bahsettiğim “sokakta yürürken beni gözleriyle yiyen adamlardan rahatsız oluyorum” dediğimde “sen neden onlarla göz göze geliyorsun ki?” diye soran eski sevgilim. Benim bahsettiğim “iş görüşmelerinde evli misin, nişanlı mısın diye soruluyor ve doğurma ihtimalim üzerinden iş gücüm sorgulanıyor” dediğimde “nüfus cüzdanında bile yazan bir bilgi, neden vermeyesin ki?” diyen arkadaşım. Benim bahsettiğim ünlü bir kadının çıplak fotoğrafları internete sızdığında, “onlara bakma lütfen” dediğimde “ilgiyi sevdikleri için ünlüler, bunu bilerek dikkatli davranmaları lâzımdı” diyen arkadaşım. Benim bahsettiğim “kadınlar evlendikten sonra kendi soyadlarını taşıyabilsinler, soyadı erkekten geçen bir unvan olmasın” dediğimde, “herkes istediği soyadı alırsa, insanlarını soyunu nasıl tespit edeceğiz?” diye soran dostum. Benim bahsettiğim “cinsel şiddeti tehdit gibi sunan küfürleri kullanmayalım” dediğimde “yeni bir dil mi üreteceksin?” diye soran adam. Benim bahsettiğim %93’ü beyaz, %76’sı erkek ve yaş ortalaması 63 olan Oscar Akademisi’nin tercihlerini yanlı bulduğumu dile getirdiğimde, beni “politik doğruculuk” ile itham eden ve kadının toplumun her yerinde var oluşunu savunmamı “aşırı hassasiyetçilik” olarak küçümseyen adam. Benim bahsettiğim “ünlü kadınlar medyada sadece vücutları, kıyafetleri, partnerleri ya da çocuklarıyla ön plana çıkarılıyor” dediğimde “tecavüze uğrayan kadınlar varken, neden bundan bahsediyorsun?” diye soran arkadaşım. Benim bahsettiğim sizsiniz. Düzenli olarak kanıtlamak zorunda olduğunuz maskülenliğinizi, bu ufak gördüğünüz detaylar üzerinden kanıtlama çabasının, erkekliğini kanıtlama adına tecavüz eden erkeklerin doğurduğunu göremeyişiniz. Erkekleri sadece kadınlar doğuruyor sanıyorsunuz, oysa toplumun doğurduğu “erkeklikten” bihabersiniz.

Kendimi sosyalist olarak tanımlayan bir kadın olarak; solcu yoldaşlarıma da laf etmeden geçemeyeceğim. Feminist mücadelenin, ataerkil sistemin zorunlu olarak yarattığı güç anlayışı üzerine verilen bir mücadeleye dönüştüğünü kabul ediyorum. Saygınlık mücadelesinin, erkeklik ve şiddetin bir silah olarak kullanılmasıyla elde edilmeye çalışıldığını da kabul ediyorum. Ekonomik rahatlık için kazanılan paranın bu güç savaşına araç olduğunu da kabul ediyorum. Gücün maskülenlik ve parayla eşdeğer tutulduğu bir sistemde; kadınların özgürlük mücadelesinin de bu sistemin tanımladığı güce erişmek ile sağlanacağı sanrısını, elbet oturur tartışırız bir gün. Ancak şunu iyi bilin ki verdiğimiz esas mücadele cinsiyet eşitliği mücadelesidir. Kadınların uğradığı baskıyı kapitalist sistemdeki güç savaşı ve özel mülkiyet algısı üzerinden tanımlamaya çalışan siz solcular; şu direniş içinde bile, biz feministlere yoldaşlık hukukundan bahsederek, önce kapitalizm ile savaşılması gerektiğini anlatıyorsunuz. Ya da din ile mücadeleyi önceliklendirmemiz taraftarısınız. İnsanlık tarihine baktığımızda ataerki ile üretilen dinin, kadını mülkiyetleştirerek ve doğurganlığını sahiplenerek getirdiği konum aşikâr. Ancak büyük resmi göremiyorsunuz. Kapitalizmi ve dini yaratan, kavgasını verdiğinizi sandığınız her şeyi kapsayan ataerkiye toz konduramıyorsunuz.

“Kız kardeşlik hukuku”nu bilir misiniz? Irkınız, yaşınız, diliniz, dininiz, politik görüşünüz ne olursa olsun, kadın kardeşlerinize destek çıktığınız hukuku. Yoldaş hukukunda, mücadele önceliklendirmenizi yaparken, şu ataerkiye de bir el atın artık ha, ne dersiniz? Çünkü saygıyla andığım Simone de Beauvoir’ın da dediği gibi: “Kadınların mücadelesi ile pekiştirilmezse, sınıflar kavgası aldatıcıdır.”

@DilaraGurcu