Didem Doğan

15 Şubat 2023

Utancımı duyan var mı? | Afetzedelere ve çaresiz tanıklara, psikolojik ilk yardım

Bu hafta uzaktakilerden veya bölgeden en çok duyduğum, gördüğüm okuduğum, yüksek düzeyde hissedilen utanç duygusu ve yoğun bir yardım etme isteği ve sorumluluğu. Bana kalırsa yaşadığımız utanç ve sorumluluk duygusunun üç sebebi var. Bir, bu kadar kötülük karşısında iyiliğe olan ihtiyacımız; iki, yaşamda kalmanın ve şanslı tarafta olmanın getirdiği suçluluk duygusu ama en önemlisi de utanması ve sorumluluk alması gereken kişilerin utanmaması ve sorumluluk almaması. Onların sahip olmadığı utanç sorumluluk duyguları sanırım bizde ikame ediyor

Acı, keder, ümitsizlik ve öfkeden içimize doğru sıkıştığımız bir felaket zamanın içindeyiz. Ortasındaysak cayır cayır yandığımız, kenarındaysak dilsiz kalmakla, haykırmak arasında zigzaglar çizdiğimiz, utanç içinde kıvrandığımız bir haldeyiz. Kullandığım bu sosyal dille nasıl tarif edilir, bilmiyorum.

Üniversite üçüncü sınıftaydım 99 Depremi'nde. Meslek hayatımdaki, sahadaki ve psikososyal çalışmalardaki ilk deneyimimlerim orada birleşti. Sanırım ondan önce "psikososyal çalışma" diye bir kavram da yoktu ülkemizde. İsrail'den gelen bir ekip bize psikolojik travma, psikolojik ilk yardım ve akut dönem eğitimleri verdiler. Gördüklerimize dayanması çok zordu ve dayanışma duygusu inanılmaz yoğun ve etkileyiciydi. Ardından Van, Soma, Ankara, Suruç, Diyarbakır, Cizre, Elazığ ve pandemi derken 24 yılda yaşadığım toplumsal travmalara dair yaşantılarım, bu son felaketin akıl almaz büyüklüğü ile birleşince kendi içimde büyük bir sarsıntı yaşattı. İçimde sıkışan acı ve öfkenin yanında, geleceğe dair yoğun bir ümitsizlik hissi kapladı beni. "Hiç ileri gidemedik, iyice ve hepten geriledik" demenin ağır yükü, öfkesi ve kederiyleyim.

Günlerdir, (tabiri caizse) belki delirmemek için, belki de inadına sağ kalmak, yardım etmek ve hesap sormak için nasıl çaba gösterdiğimizi, biraz geriye çekilince fark ediyorum. Gece gündüz 'neler oluyor, nasıl destek oluruz, neden olmuyor?' düşüncelerinde savruluyoruz. Aklımız almıyor, duygularımız ruhsal bütünlüğümüzü zorluyor. Ümitsizlik öfkemizi kat kat katlıyor. Arendt biraz yardım ediyor bu günlerde, "kötülüğün sıradanlığı karşısında iyiliğin ve dayanışmanın gücünü yeşertmek" için elimizden geleni zorluyoruz. Tıpkı beton altında onca saat sadece yaşamak için direnenler gibi. Onlar adına, sevenleri ve çocukları adına belki de. Kalanlar adına. Ben de kendimi bu yazıyı yazmaya borçlu hissediyorum.

Psikolojik travma nedir?

Sosyal dilimle konuşamıyorum günlerdir, henüz sayıp sövemedim, yeterince ağlayamadım, içimdeki şiddette isyan edemedim, dilsizliğim beni iyice kıstırıyor. Sadece mesleki dille konuşabiliyorum, yazabiliyorum ve çalışabiliyorum, olabildiğince. Belki burada da bu dille bir iletişim kurabiliriz diye düşündüm, olanları biraz travma psikolojisi ve toplumsal etkileri üzerinden anlamak, dinlemek isteyenlerle.

Psikolojik travmayı 'bir güçsüzlük acısı' olarak tarif eder, Judith Herman. Daha basit bir tarifle, 'kişinin içsel kaynaklarının kısa süre için de olsa olan olayla(rla) baş etmekte yetersiz kaldığı, uzun süreli psikolojik belirtiler üreten, aşırı ölçüde üzücü bir olay', diye açıklar, John N. Briere ve Catherine Scott. DSM 5 tanı kitabına göre psikolojik travma şöyle izah edilir: 'Bir veya birden çok yoldan ölüm, ciddi yaralanma veya cinsel şiddete veya tehdidine maruz kalmak', ve ekler travmatize olmanın birden çok biçimi vardır.

1) Travmatik olay(lar)ı doğrudan yaşamak,

2) Travmatik olay(lar) diğerine olurken şahsen tanık olmak,

3) Yakın bir aile üyesinin veya yakın bir arkadaşın travmatik olay(lar)ı yaşadığını öğrenmek (yakın aile üyelerinin/arkadaşların ölümü/ölüm tehlikesi içeren şiddet maruz kalması),

4) Travmatik olay(lar)ın detaylarına tekrar tekrar ve aşırı ölçüde maruz kalmak.

Literatüre göre travmatik olayları, doğal afetler ve insan eliyle olanlar olarak ikiye ayırabiliriz. İnsan eliyle olanlar da kaza ile olanlar (trafik kazası, iş kazası…) ve bilerek ve amaçlı yapılanlar (katliamlar, terör saldırıları, cinayetler…) olarak ikiye ayrılabilir. İnsan eliyle ve bilerek yapılanlar yapılan travmatik olaylar, insana en ağır izler bırakan travmalardır. Bu afette yaşadığımız her ne kadar doğal afet sınıflamasına girecek gibi görünse de, teknolojinin ve bilimin bu kadar ilerlediği bir dünyada, öncesinde ve sonrasında insan ihmali izinin bolca görüldüğü bu olay için: "insan eliyle ve ihmaliyle olmuş travmatik olaylar" diye bir kategori açabileceğimizi ve bu felaketi oraya yazabileceğimizi düşünüyorum. Yani büyük, çok büyük izler bırakacak bir toplumsal travmadan bahsediyorum.

Deliriyor muyum?

Bütün bunlarla birlikte, herkes travma sonrası stres bozukluğu teşhisi almaz, ya da kalıcı travmatik izler yaşamaz. Ama herkes çoğunlukla akut (kısa dönemli) travmatik belirtiler gösterir. Her bireyin hikâyesi birbirinden farklıdır.

Asrın felaketi, asrın ihmali, asrın beceriksizliği, asrın kötülüğü gibi tariflerle hatırlayacağımız on ilde yaşanan deprem ve etkileri için, geçmiş yıllardan hatta yüzyıllardan gelen deneyimlerimiz, buraya doğru ışık tutmaya, olanların psikolojik açıklamalarını izah etmeye yardım ediyor. İnsan sadece bugün kötü değildi, hep kötü ve hep ihmalkârdı. Tabiat sadece bugün hareketlenmedi, kendi doğal haliyle hep hareketliydi. İnsanlık tarihi boyunca ne yazık ki, bu ikisinin bir araya geldiği zamanlarda korkunç acılar yaşadı. Tarihte afetlerle, insan ihmalleriye, insan eliyle bilerek ve amaçlı biçimde yaşanmış, toplu kayıplara, akıl almaz acılara sebep olmuş onlarca veya yüzlerce trajik olay vardır. Onlardan gelen bilgi, travma psikolojisi ile ilgili bize bir çok şey söylüyor. Bu kadar acı boşuna yaşanmış olmasın, psikoloji de çıkardığı dersleri bugünlerde herkesle bir daha paylaşsın, diye yazıyorum.

Belirtiler

İnsanlar böyle büyük çaplarda, yoğun ve derin acılar yaşadıklarında, uzun bir süre boyunca birbirine benzer, paralel ve ortak psikolojik reaksiyonlar gösterirler. Ve bunlar normal zamanlara göre anormal reaksiyonlar iken, böylesine anormal zamanlar için görülmesi normal reaksiyonlardır.

Travmatik olaylar kişilerde fiziksel ve psikolojik bütünlük hissinin ve dünle yarını birbirine bağlayan süreklilik hissinin kaybına yol açar. İnançlarında ve değerlerinde derin sarsıntılar yaratır; geçmiş-bugün-gelecek arasındaki bağın kesilmesine ve gelecek hayallerin yıkılmasına sebep olur. Kişi artık başka bir yaşamsal düzlemde yaşamına devam etmek zorunda kalır. Bu, yaşam akışında büyük bir kırılmadır.

Bugün ülkedeki bütün afetzedelerin yani yakınlarını kaybedenlerin, enkazdan çıkabilenlerin, evlerini ve tüm geçmişlerini yitirenlerin, şehirlerinin yıkılışına şahit olanların, depremin dehşetini orada yaşayanların şiddetli bir şekilde yaşadıkları akut travmanın belirtileri birbirine benzer. Hatta "çaresiz tanıklar" olarak tanımlayabileceğim dışardan, çaresizce izlemekten başka elinden bir şey gelmeyen milyonlarca insanın reaksiyonları da birbirine benzerlik gösterir. Bizler yani tanıklar da bir çeşit "ikame travma belirtileri" gösteririz. O bakımdan belirtileri, orada yaşayanların ve uzaktan yaşayanların belirtileri olarak ayırmadan, sadece "belirtiler" olarak yazacağım. Belirtilerin şiddeti olayı birebir orada yaşamış kişilerde çok yüksek, yüksek ve orta düzeylerde olabilir, uzaktakilerde de düşük, orta ve yüksek düzeylerde yaşanabilir.

Bu kadim bilgiler bize, böyle dehşet verici olaylarla karşı karşıya kaldıklarında insanların, en çok ve özellikle başlangıçta (akut dönemde) şok hali, hissizlik, anlamsızlık, duygusal olarak kilitlenme, sosyal olarak izolasyon yaşayabildiklerini söylüyor. Rüyadaymış gibi, boşluktaymış gibi, sanki zihni boşalmış gibi (ya da o kadar dolu ki donmuş gibi) hissettiklerini söylüyor. Kişi, acı veren olayla sürekli ilgilenme; kendini acı veren olayı düşünmekten ve onunla ilgili gelişmeleri takip etmekten alı koyamama; olanları zihninde sıraya koymaya çalışma, aklında yokken bile gözünün önüne görüntülerin gelmesi gibi tekrarlama belirtileri gösterebilir. Uykuda, iştahta, cinsel ilgide her zamankinden farklı ihtiyaçlar; yoğun duygulanımlar, çabuk sinirlenme, ağlama krizleri, donukluk, kimi zaman beklenmedik düzeyde iyi hissetme (sanki olanlar olmamış gibi), kimi zaman duygusal olarak derin çöküntülere düşme; utanç ve suçluluk gibi duygularla birlikte aşırı uyarılmışlık hissedebilir.

Kimileri tedirginlik, huzursuzluk, kontrolcülük, yerinde duramama, sürekli konu hakkında birileriyle konuşma gibi belirtiler görülebileceği gibi, kimileri de sosyal anlamda tamamen izole olma, olayı hatırlatıcı yerlere gidememe, o konu konuşulacağı için sosyalleşmeme, kendi içine dönme, uykuya gitmeme, uyuyamama gibi çekilme-kaçınma belirtileri gösterir. Diğerlerine kıyasla var olan avantajlı tarafları (hayatta kalmak, evinin yıkılmamış olması, sıcak bir evde oturmak…) için utanma; saldırganlık; hayatın anlamsızlaşması, hayatta kalmanın veya sağlıklı olmanın suçluluğu, empatinin geçici yitimi gibi duygusal belirtilerle olumsuz duygulanım belirtileri gösterebilir.

Kişiler acı, keder, korku, kaygı, öfke, dehşet, panik, aşırı düzeyde yardım etme isteği, aşırı düzeyde empati, hayal kırıklığı, çaresizlik, umutsuzluk, kontrolden çıkma hisleri gibi duyguların karmaşık istilası altındadır.

Hafıza problemleri, dikkatini toplayamama, başladığı işi bitirememe, karar verememe, soyut düşünememe, araya giren düşüncelerin yoğunluğu, konuşmakta zorlanma veya duygu ve düşüncelerini boca edercesine devamlı konuşma, kelimeleri hatırlayamama, yapacağı işleri karıştırma ve hatırlayamama gibi bilişsel belirtiler görülebilir.

Mide bulantısı, panik duygusu, çarpıntı, kas ağrıları, baş dönmesi, kusma, ishal, üst üste hastalanma, titreme, üşüme, sıcaklama gibi fizyolojik ve psikosomatik belirtiler de bu psikolojik ve bilişsel hallere eşlik edebilir.

Bazıları için belirtiler daha ağır olabilir

Bu tip belirtilerin şiddetini kişiden kişiye farklılaştıran faktörler arasında, kişinin kendisine ait, yaşadığı olaya ait ve içinde bulunduğu çevresel etkilere ait çeşitli değişkenler söz konusudur. Durumu daha çok ağırlaştıran kişiye ait özelliklerden bazıları: olaya maruz kalan kişinin çocuk olması, kadın olması yaşlı olması, birinci dereceden yakınlarını kaybetmiş olması, daha önce yaşadığı benzer travmatik yaşantılarının olması, daha önce psikolojik-psikiyatrik zorluklar yaşamış olması, yoksul olması, azınlık olması, daha önce örseleyici davranışlara maruz kalması, gelişimsel ve zihinsel olarak özel gereksinimli birey olması, hiperaktivite ve dikkat problemleri yaşaması sayılabilir.

Yaşanan travmatik olayın daha ağır yaşanmasında olaya ait faktörler de vardır. Örneğin depremin savunmasız bir zamanda-uyku saatlerinde ve aniden gelişmesi, maruz kalan kişiye ölümcül bir korku yaşatmış olması, kişinin bir çok yakınını aynı tehlike ile karşı karşıya bırakması, yüksek düzeyde çaresizlik hissettirmesi, kış şartlarında yaşanması, insan ihmalleri içermesi, çok sayıda insanın ölmüş olması, kişinin yaşadığı yeri terketmek zorunda kalması, yaşadığı evin tüm anılarıyla birlikte yok olması, kişinin bu olayla çok sayıda ölüme doğrudan tanık olması gibi faktörler sayılabilir.

Bir başka ağırlaştırıcı faktör de, çevresindekilerin davranış ve tutumları, yani ailesinin, arkadaşlarının, toplumun, çevrenin ve devletin tutumu gibi, diğerlerinin davranışlarıdır. Örneğin mülteciler, azınlıklar, LGBTİ+ bireyler, yoksullar (çalmak zorunda kalanlar) çeşitli şekillerde dezavantajlı gruplar her zaman daha çok travmatize olurlar. Ailesi ve sosyal çevresi tarafından kollanamayan, ailesini ve sosyal çevresini kaybetmiş biri için durum daha da ağır olabilir. Bu faktörün olumlu yanı ise dayanışmanın önemini hatırlatıyor. Kişi çevresindeki kişiler tarafından ne kadar desteklenirse, yardım alabilirse, yaşadıklarının etkisini o düzeyde hafifletmesi de mümkün.

Elbette kişinin bir veya birden çok kaybının olması, travmatize olma riskini ilk sıralara taşıyor. Özellikle ebeveynini kaybetmiş çocuklar, çocuklarını kaybetmiş anne-babalar, kardeş ve eş/sevgili kayıpları, evini ve bütün mal varlığını kaybetmiş ailelerin durumları, kendi deneyiminin üstüne bu kayıplar, acıyı ve travmatize oluş riskini daha da arttırıyor.

Bu depremin etki derecesi nedir?

Görünen kayıplar ve görünmeyen kayıplar olarak düşünürsek, bu depremin etki derecesinin, insanın inanmak istemeyeceği kadar geniş olacağından bahsedebiliriz. Kayıp sayıları yıkılan bina sayılarına göre düşünüldüğünde, korkunç bir olası sayı ile karşı karşıyayız. Yaralı sayılarının çok yüksek olacağı da muhakkak. Her bir kayıp ve/veya trajik durum, en az bir geniş aileyi etkileyecek diye düşünürsek, psikolojik ve duygusal yaraların (görünmeyen yaralar) kaç kişiyi etkileyeceğini tahmin etmek giderek zorlaşıyor. Olaya maruz kalan kişilerin ailelerini, komşularını, yakın arkadaşlarını, tanıdıklarını, iş/okul arkadaşlarını ve dışarıdan olaylara tanıklık ederek etkilenenleri (önceki deprem mağdurlarının tetikleneceğini de hesaba katarsak) de düşünürsek, her bir kayıp ve ya enkazdan kurtulma veya bir evin yıkılması kaç kişiyi etkileyecek diye hesap etmek tam anlamıyla imkansızlaşıyor. Ne yazık ki etki derecesi bu kadarla da kalmayacak. Bir geniş aileyi etkileyen kayıp, enkaz travması veya zorunlu yer değiştirme-göç gibi büyük trajediler, kuşaklar aşkın bir güce sahip. Kuşaklar boyu aktarılacak duygusal ve psikolojik etkileri var. Üstelik insan ihmali gerçeği de hesaba katıldığında, öfke-dehşet-acı duyguları bağlamında nesiller boyu aktarılacak bir negatif etki ve onarım ihtiyacı ile korkunç bir etki derecesi önümüzde beliriyor, ufuk çizgisine bakmak gibi. Özellikle küçük yaşlarda bu zor deneyimi yaşayanlar açısından düşünürsek, bu yaşanan duygusal kırılmanın etrafına inşa edilecek bir kişilik, "bu olanlar olmasaydı nasıl biri olurdu?" üzerinden düşünüldüğünde, olayların etki derecesi insanın aklını gerçekten zorluyor. Kimi zaman danışanlarımızın yaşamlarını çocukluk yaşamlarındaki veya önceki kuşaklardan kalan bir trajediyi onarmak üzerine kurduklarını fark ediyoruz.

Peki ya umut?

İnsanların adaptasyon ve kendini onarma becerileri, her zaman tahminimizden daha yüksek çıkıyor, o bakımdan umut elbette var. Yaşam aksları kırılan kişilerin, ailelerin, çocuk ve gençlerin başka bir düzlemde yaşamla yeniden ilişki kurması mümkün oluyor. Acılarının izleri silinmiyor, ama acılarıyla birlikte yürümenin, baş etmenin bir yolunu bulabiliyorlar. Bu anlamda çevrenin (aile, sosyal) desteği, toplumsal dayanışma, alınacak sosyopolitik tavır ve yapılacak erken dönem psikolojik müdahaleler oldukça önemli. Ağırlaşmayan, kendi normal seyrinde giden bir yas ve duygusal dengelenme dönemi yaşayabilmeleri için, "ötekiler" tarafından desteklenmeleri, yaralarının bir süre başkaları tarafından pansuman edilmesi gerekiyor; kaybettikleri baş etme güçlerini yeniden kazanmaları için diğerlerinin desteği gerekiyor. Tıpkı fırtınada gövdesinden veya dallarından kırılmış bir ağaca, kendisini kökten yeniden sağlamlaştırana kadar verilen destekler gibi.

Umudun oluşabilmesinin, yaraların sarılabilmesinin en önemli yolu, sorumluların hatalarıyla yüzleşmesi ve suçlarını üstlenmesi, adaletin sorumlu ve suçlular için olması gerektiği şekilde işlemesi. Bunların olmadığı durumlarda, tarihteki örneklerden de bildiğimiz, yaraların iyileşmesi mümkün olamayacağı gibi, üstelik bu öfke ve acı, kısa ve çok uzun vadelerde travmalara, kin ve yıkıcılığa dönüşebiliyor. Ki şimdiden örneklerini görüyoruz. Ayrıca hiç kimse böyle bir duygusal yükle yaşamayı hak etmiyor.

Sanıldığının aksine yas, yaşana yaşana ve unutulmayarak tutulur. Oysa ki toplum tarafından unutulmak travmatik yaşantıların ve büyük acıların makus kaderidir. Ancak aslında o olanları unutmak değil, olanların iktidar sahipleri tarafından görülemeyecek yerlere doğru bastırılmalarıdır. Ve biz biliriz ki bastırılan bir gün mutlaka geri gelir. Toplum olarak bu defa unutmamalıyız. Bu kadar acı boşuna yaşanmış olmasın. Biz unutmayalım ama, ama bireysel ve toplumsal zeminlerde hayatımızı bu acıyla birlikte yeniden yapılandırabilmek için elden geleni de yapalım.

Gönüllü psikolojik destek hizmetleri

Bu sosyal dayanışmanın sağlanması ve 'ötekiler' tarafından desteklenmek ihtiyacının karşılanmasında biz ruh sağlığı çalışanlarına düşen çok önemli görevler var. Bu sebeple deprem bölgelerinde yüz yüze ve ya başka şehirlerden çevrimiçi yapılmak üzere planlanan gönüllü psikolojik destek hizmetler için, sivil toplum örgütleri hemen hazırlıklara başladı. Ülkemizdeki bir çok ruh sağlığı derneği ve platformları bu alanda ekiplerini hazırlıyorlar ve meslektaşların eğitimlerini tazeliyorlar. Ruh sağlığı uzmanları insanlara gönüllü biçimde yardım etmek için çok istekli. Bu yaralar hepimizin. Dayanışmak boynumuzun borcu. Ama devamında bu ihmallerin hesabını sormak ve bir daha yaşanmaması için yapılacak her yapıcı eylemin içinde olmak da insan olmanın gereği. 

Elbette şimdilerde (bu yazıyı yazdığımda henüz bir hafta olmuştu) yapılacak yardım psikolojik veya psikiyatrik tanı ve tedavi değil. Yapılan çalışmaları bir psikolojik ilk yardım, akut dönem psikososyal çalışmalar olarak tarif edilebilir. Bu dönemde bizlerin amacı, uzun vadeli olası psikolojik ve psikiyatrik sorunların, örneğin travma sonrası stres bozukluğu, depresyon, kaygı bozukluğu gibi durumların sayısını azaltmak, insanların içinde var olan baş etme becerilerinin, bir süre sonra yeniden işlev kazanmasına yardım etmek. Zaman ilerledikçe psikolojik destek, içeriğini psikoterapiye bırakacak.

Utancımı duyan var mı?

Bu hafta uzaktakilerden veya bölgeden en çok duyduğum, gördüğüm okuduğum, yüksek düzeyde hissedilen utanç duygusu ve yoğun bir yardım etme isteği ve sorumluluğu. Bana kalırsa yaşadığımız utanç ve sorumluluk duygusunun üç sebebi var. Bir, bu kadar kötülük karşısında iyiliğe olan ihtiyacımız; iki, yaşamda kalmanın ve şanslı tarafta olmanın getirdiği suçluluk duygusu ama en önemlisi de utanması ve sorumluluk alması gereken kişilerin utanmaması ve sorumluluk almaması. Onların sahip olmadığı utanç sorumluluk duyguları sanırım bizde ikame ediyor.