Aysel Sağır

10 Şubat 2016

Diyarbakır etrafında tanklar var - I

Bir kez daha sormadan edemiyor insan düşman kim diye...

İki büyük dünya savaşı yaşamış olan insanlığa savaşın asıl adının ölüm olduğunu ne kadar hatırlatsak azdır. Tam da burada sormak gerekiyor; başta Diyarbakır olmak üzere, birçok Kürt bölgesinde bugün ne yaşanıyor? Bunun adı savaş ise, kim kimle,ne için savaşıyor? Geçtiğimiz gün, Barış İçin Kadın Girişimi’nin çağrısıyla Türkiye’nin dört bir tarafından bir araya gelen ve sayıları bine yaklaşan yüzlerce kadın, Diyarbakır Sümerpark’ta barış nöbetini tuttular. Beş saatlik nöbet sürecinde tüm bu soruların yanıtını aldılar mı bilmiyorum. Ama ben kendi hesabıma, Sümerpark’ın kapısında bekleyen akrep, toma ve tank gibi araçları görünce yanıt almak bir yana, sorularımın daha da arttığını söyleyebilirim.

Sorularım çoğaldıkça çoğalıyordu. Önce düşmanın kim olduğunu bulmalıydım.Sümerpark’tan ­tekrar dönmek için­ ayrılıp, kenti turlarken, yanıt da çarçabuk ortaya çıktı. Ama zihnim bana oyun oynuyordu. Zira Diyarbakır’ın caddelerinde, sokaklarında, mahalle aralarında gezinen savaş araçları düşmanın; anneler, babalar, kardeşler, bebekler, çocuklar olduğunu söylüyordu. Yemek,­ içmek; okula, ­işe gitmek gibi günlük yaşamını sürdürmeye çalışan bir halkla tomalar, tanklar, akrepler nasıl yan yana gelirdi? Bu yüzden mi sütten kesiliyordu anneler? Çocukların büyük bir bölümü altına bu yüzden mi kaçırıyordu? Bu durumda herkes gibi caddede yürüyen ben de mi? Akrep tabir edilen araçtan genç mi, ­yaşlı mı olduğunu anlayamadığım­ maskeli bir adamın fır dönen keskin bakışlarıyla karşılaştığımda, ben de çoktan düşman safında yer almıştım bile.
 

Tarihi Sur evleri, Hasan Paşa Hanı, Sülüklü Han...
 

Soluğu tekrar Sümerpark’ta almakta yarar vardı. Ama düşmanın kim olduğunu öğrenene kadar Diyarbakır’dan, Amed’den, gitmeyecektim. Duvarlarını örentaşlarıyla yüzlerce yıldan süzülen, yüzyılların ruhunu bugünün insanına üfleyen, mistik tınısıyla hislerin dansını sergileyen Hasanpaşa Hanı’nı, Sülüklü Han’ı, medreseleri, kiliseleri, dapdar sokaklarıyla birbirlerine yaslanmış evleri koruması altına alan surların içine girmek yasaktı. O dar sokaklı evlerde yaşayanlara ne olmuştu? Bu durumda düşman Sur içinde mi, yoksa Sur dışında mı kalmıştı? Daha kaç tane savaş aracı geçecekti yanımdan? Daha kaç tane maskeli adam, yüzünden sıyırdığı gözlerini üzerime dikecekti? Hızlı adımlarla Sümerpark’a varmıştım nihayet. Etkinlikler, toplu bir araya gelişler için tasarlanmış binaya doluşmuştu insanlar. Uzun bir süredir aynı salonda çocukları Sur’da öldürülen, anneler ve babalar bekliyordu. Onların daha önce İHD’de çocuklarının ölülerini almak için açlık grevi yaptıklarını da o esnada öğrendim. Şimdi buraya hergün gelerek, bütün gün nöbet tutuyorlardı. Sakinliklerini nasıl da koruyorlardı. Yo, hayır yorulmuşlardı,gözlerindeki yaşlar kurumuş da olabilirdi.

“Oğul, oğul...” Bu ses, bu yakarış, bu acı... Yaklaştım. Genç denilecek zayıf bir kadın, kucağındaki resme sarılmış. Aynı resim, duvarda sıra sıra dizilmiş resimlerin arasında da yer alıyor. Resmin altında Ramazan Öğüt yazıyor. “Oğul, oğul” diye inleyen ses susmuyor, acısını hafiflemek istedikçe oğlunun fotoğraftaki yüzünü öpüyor. Her öptükten sonra acısı dinmek yerine daha da artıyor sanki. Çünkü resimden yüzünü kaldırınca derin bir ah çekerek ağıda başlıyor yeniden. Nasıl oldudiyorum oturan diğer kadınlara, nasıl öldürüldü Ramazan? Ölüsü şimdi nerede? 

 

Çizgi film düşkünü gencin alnına tek kurşun...
 

Kırk gün önce başlamış olay. Ramazan ailesiyle birlikte terk ettirildikleri Sur’daki evlerinden eşyalarını almaya gittikten sonra aile dönmüş Ramazan kalmış. Bir iki eşya daha varmış “Siz gidin, onları ben toparlar sonra gelirim” demiş. Aradan zaman geçince de Ramazan’ın öldürüldüğünü televizyondan öğrenmişler. Sur’da doğup, Sur’da büyüyenler olarak, orayı terk etmek istemeyen çocuklar hepsi. Resimler genç yaşlarını, duygulu, çocuksu bakışlarını duvara öyle bir mıhlamış ki...

Turgay Girçek, Abdullah Akmeşe, Rozerin Çukur da vurulan Sur’un çocukları olarak duvardan bakıyorlar, biz ne olup bittiğini öğrenmeye çalışan şaşkın yüzlere. Rozerin Sur’da kalan arkadaşını ziyarete gidiyor bir daha dönemiyor. Tek kurşunla başına nişan alınarak öldürüldüğünü söylüyor tanıklar. Rozerin’in annesi sakin etrafa bakıyor. “Çizgi filmleri çok severdi Rozerin" diyor. Çizgi film kahramanları üşenmeyip nasıl kağıtlara çizdiğini anlatıyor sonra, derslerindeki başarısını... Keskin nişancıların tek kurşunla alnına nişan aldığı çocuğun hikayesi, bir çizgi filmin süresini ne kadar aşar acaba diye hesap yapıyor zihin, şaşkınlık işte. Dizili resimlerin en sağında İsa Oran ve Mesut Seviktek’in görüntüleri yer alıyor. Onların ailesi ise çocuklarının ölülerini almışlar. Ama öyle kolay değil, çırılçıplak soyulup işkence görmüşler, olmadı özel tim tarafından taranmışlar. Bin bir cehennem aşamasını atlattıktan sonra almışlar çocuklarını. On günü aşan bir süredir sokakta yatan İsa ve Mesut’un cesedinin bir kısmını köpekler yemiş, üzerlerine yüzlerce kurşun yağdırılmış. Ama yetmemiş, İsa’nın karnı bıçakla yarılarak deşilmiş. Yine de ölülerini alamayan diğer anne babalardan daha iyi durumdalarmış, en azından çocuklarını gömmüşler. Ya diğerleri, şimdi hepsi ne durumda olduklarını, Sur’da “hangi çöplükte” yattıklarını bilmedikleri çocuklarının ölü bedenlerini almak için çırpınırken, bir kez daha sormadan edemiyor insan düşman kim diye.