Aydın Engin

09 Ekim 2012

Sünni Kardeşliği Değilse Ne?

Çağdışı kalmış ve öyle kaldığı içinde zulme sığınmış Suriye Baas rejiminin ne pahasına olursa olsun devrilip silinmesini önerenler gerekçelerini “zalime seyirci kalınamaz” üstüne kuruyorlar.

 

Art arda düşen Suriye'den fırlatılmış bombalara, Meclis’in gizli oturumunda (Acaba neden gizliydi?) oylanıp kabul edilen tezkerenin rüzgarı da eklenince “Savaşşşşşş” diye kükreyen akbabalarla, “İlle de barış” diye haykıran güvercinler arasındaki tartışma hem yoğunluk kazandı hem sertleşti.

Gerekirse –ki onlara göre gerekiyor- Suriye’de zalim Baas rejimine karşı askeri harekât öngören ve önerenler gerekçelerini Baas rejiminin kendi halkını topla, tankla, uçakla bombalayıp öldürmesine seyirci kalınmasının zalime destek anlamına geleceğini vurgulayarak açıklamaktalar. Genç bir kadın meslektaş bu mantığı “Suriye’deki iç savaş her gün yüzlerce insanın ölümüne neden olmakta, telafisi mümkün olmayan yıkımlara sebebiyet vermektedir” deyip  “Bu savaşı sona erdirmenin şu an için yegâne yolu ise muhalifleri silahlandırmaktır” önerisine kadar tırmandırdı. (Ceren Kenar – Taraf)

Zaten Başbakan da “Hazır ol cenge, istersen sulh-u salâh” diyen o militarist sloganı ısıtıp yeniden önümüze sürmüştü.

“Bizim askeri gücümüz Suriye’yi birkaç saat içinde yok eder” diye kostaklanan ve –ironiye bakın siz- Avrupa’da yeniden bir savaş doğmaması için bulunan en etkili örgütlenme olan Avrupa Birliği ile ilişkilerden sorumlu bakanı ve benzerlerini bir yana bırakalım.

Çağdışı kalmış ve öyle kaldığı içinde zulme sığınmış Suriye Baas rejiminin ne pahasına olursa olsun devrilip silinmesini önerenler gerekçelerini “zalime seyirci kalınamaz” üstüne kuruyorlar.

Doğru.

Zalime seyirci kalınamaz.

Ama şu sorular da “Aaaa, bu çok söylendi, biliyoruz, ezberledik, yalama oldu bu görüş” gibi topu taca atmadan cevap bekliyor:

Sudan’daki uluslararası hukukça mahkum edilmiş zalim Ömer el Beşir rejimine seyirci kalınabilir mi?

Kuzey Kore’de ülkenin bütün kaynaklarını silaha harcayıp halkını açlıktan öldüren Kim Cong-In’un adı cumhuriyet kendi askeri diktatörlük olan rejimine seyirci kalınabilir mi?

“Vaad edilmiş toprakların tümü bizimdir” deyip emmioğullarını, yani o topraklarda onlar kadar hak sahibi olan Filistin Araplarını 70 yıldır kamplarda yaşatan ve itirazlarını kanla bastıran zalim Israil’e seyircikalınabilir mi?

Kaddafi, Hüsnü Mübarek, baba ve oğul Esed’lerden daha mı az zalimdiler?

Yoksa şu “zalime seyirci kalmama” ilkesini “Türkiye ile sınır komşusu olan ülkelerdeki zalim rejimlere seyirci kalınamaz” olarak mı anlamalıyız?

*    *    *

Tamam, Israil’in güvenliğini kendi güvenliği kadar önemseyen ABD yönetimi, Israil için en ciddi iki tehditten biri (öteki: İran) olan Suriye’yi devre dışı bırakabilmek için Türkiye’nin sırtını sıvazlıyor, ateşten kestaneleri ona çıkartmayı hesaplıyor olabilir.

Tamam, Ortadoğu petrol yataklarının herhangi bir riske girmemesi için Israil’in varlığını vazgeçilmez bulan AB ülkeleri Türkiye’ye utangaç bir siyasal destek veriyor olabilirler.

Ama galiba bu yan etkenler AKP yönetiminin ateşle oynamasının asal ve asıl  nedenleri değil.

Başbakan’ın yorumlaya yorumlaya bitiremediğimiz şu ünlü kongre konuşmasını  hatırlayalım. Orada yasak savar gibi değinilen birkaç ülke dışında bütün selamlar Sünni İslam’ın egemen olduğu ülkelere yollandı.

Dış politikasını Osmanlı’nın mirasçısı olarak temellendiren “büyük düşünür(!)” Ahmet Davutoğlu ve Alpaslan’ın, Selahattin Eyyubi’nin, Fatih Sultan Mehmet’in, Yavuz Selim’in, Kanuni Sultan Süleyman’ın  günümüzdeki ardılı (=halefi) olma düşlerine kendini iyiden iyiye kaptırmışa benzeyen Tayyip Erdoğan’ın belirlmedikleri Suriye politikasının temelini kestirmeden “Sünni kardeşliği” diye adlandırabileceğimiz bir dinsel ve emperyal vizyon(!) yatıyor…

…desem çok mu yanlış olur?