Anıl Özgüç

08 Aralık 2019

Oturma odasındaki ölüler

Üstünü örttüler, sedyeye aldılar, "Gasilhaneye indirin" dediler. Hastasını röntgene indiren bir hasta yakını gibi, asansörün önünde beklemeye başladım. Hastane, kocaman, yaşlı, ağır ağır soluk alıp veren canlı bir organizmaydı sanki ve yanımdaki ölü beden henüz oraya aitti

"Doğanın kanunudur
İnsan yas tutmak üzere yaratılmıştır
İnsanın insana insanlık dışı davranışı
Binlerce, on binlercesini yasa boğar!"

Robert Burns, Man Was Made to Mourn

İyi ki ölebiliyoruz... Gerçek ve adil bir eşitlenmenin tek yolu ölebilmek. Ölüm bize geçici olanı hatırlatıyor, şefkati öğretiyor.

Ölünce -bizi canlı yapan her ne ise o çekilip gittikten sonra- daha da birbirimize benziyoruz. Ağızda tuhaf bir açıklık, gözlere inen bir duman, katılaşmış kaslar, üşümüş bir ten, belki idrar ya da dışkı kaçağı. Ölü beden boş bir kılıftır artık ve tüm boş kılıflar birbirine benzer.

Birbirimize sevgiyle bağlı olduğumuz birinin ölümünü izledim. Son saatleri sıkıntılıydı. Bizi yaşama bağlayan ince bir ipmiş soluk. Soluğunun ha koptu ha kopacak halini, yaşamın içinden çekilmesini gördüm. Sonra öldü.

Üstünü örttüler, sedyeye aldılar, "Gasilhaneye indirin" dediler. Hastasını röntgene indiren bir hasta yakını gibi, asansörün önünde beklemeye başladım. Bir elim çarşafın üzerindeydi. Birkaç metre ötemizde bir adam ellerini açmış, mırıldanarak dua ediyordu. Yanımızdan hastalar, görevliler, doktorlar geçiyordu. Hastane, kocaman, yaşlı, ağır ağır soluk alıp veren canlı bir organizmaydı sanki ve yanımdaki ölü beden henüz oraya aitti.

Asansörün kapısı açıldı, içeride bir hastane çalışanı bir hastaya refakat ediyordu, "Hasta var, hasta var" deyip bizi azarladı. Asansöre binmemizi istemiyordu. Hemen yanımda tekerlekli sandalyeki hastasını taşıyan orta yaşlı kadın "Benim de felçli hastam var ama" dedi. Onun sesinde de hastanelerde iş yapmanın ancak kabalık sınırında iletişim kurmakla mümkün olabileceği bilgisinin tınısı hemen seziliyordu. Kimse bize bakmıyordu. Ben "Bizim ölümüz var" diyerek son noktayı koydum. Utancın birkaç saniyelik sessizliği asılı kaldı havada. Kadın özür diledi, görevli ses etmeden asansörü bize bıraktı. Ölüm, gündelik hayatın, pek de bilmediğim avantajlarından birini sağlamıştı. Oysa hiç acelemiz yoktu.

Ya geride kalanlar? Yas tutmanın sağaltıcı gücü

Her ölümün haklı talebidir ritüel. Cenaze yemekleri (ölenin içselleştirilmesi), mezar taşları (ölenin hatırasının ayakta tutulması), gömülme (ölenin arada kalmasının engellenmesi ve huzur içinde uyumasının sağlanması) bu ritüellerden bazıları. Peki ya uzak tarihte cesedin ayaklarının kırılarak gömülmesi –ölen geri gelmemelidir-, tabutun ölenin evinin kapısından değil de evin bir duvarı yıkılarak oluşan boşluktan çıkarılması –ölenin geri gelmemesi için giriş yolunu öğrenmemesi gerekir- , mezarlıkların yerleşim yerlerinin dışına yapılması gerekliliği –ölü artık yaşama ait değildir- gibi ritüellere ne demeli? Bu uygulamalar ölenle değil, geride kalanlarla ilgilidir. Yaşayanlar kayıplarının bir daha geri gelmeyeceğini anlamalı, anı ve umutlarını ölenden ayırmalıdır. Yas tutma başlamıştır.

Memento Mori (Ölümü hatırla)

On dokuzuncu yüzyılda özellikle Kıta Avrupa'sında insanların sevdiklerini kaybettiklerinde onların ölü bedenleriyle fotoğraf çektirmeleri oldukça yaygındı. Geride kalanlar gidenlerin gerçek ve son bir imgesinin kendilerine kalmasını istiyorlardı. Post- mortem (ölüm sonrası) fotoğraf olarak adlandırılan uygulama yirminci yüzyılın başlarında yok oldu. Bize de o günlerden tuhaf, tedirgin edici ve tekinsiz bazı görseller kaldı.

Bugünse benzer bir uygulama Amerika'da gönüllü fotoğrafçıların kurduğu bağımsız bir organizasyon tarafından canlandırılmakta. "Now I Lay Me Down to Sleep" adlı organizasyon bebek ya da çocuklarını kaybeden ebeveynlerin yas süreçlerini sağlıklı geçirmelerine yardım ettiklerini söylerken, anıların iyileştirici gücünden bahsediyor.

Yas tutmak meşakkatli bir uğraştır ancak devam edebilmenin tek yoludur. Anıları unutmak için acele etmek boşunadır. Darian Leader, Yas ve Melankoli adlı kitabında, kayıplarımızla ilgili her anı ve beklentiyi canlandırmamız ve onların bizi sonsuza dek terk ettikleri gerçeğiyle yüzleşmemiz gerektiğinden bahseder ve ekler. "Yas süreci boyunca kaybettiklerimiz peşimizi bırakmaz ama onları her düşündüğümüzde duygu yoğunluğumuzun bir parçası parçalanıp yok olur. Sürdürülebilir bir yasın sonucunda kaybımızın gitmiş olduğunu fark ederiz."

Yas bize yaşamı tekrar hatırlatır, bağlar kurmamızı sağlar ve kayıplarımızı onurlandırır. Ölenle ölmek yerine öleni bir kez daha öldürürüz ve onu hem yeryüzündeki hem ruhumuzdaki kalıcı meskenine özenle yerleştiririz. Yas bizi sağaltmıştır.

Peki ya yas sürecimiz kesintiye uğrarsa? Kaybımız ister bireysel isterse toplumsal olsun kapana kısılmışızdır sanki. Özgürlük ve yeni bağlar uzak hayallerdir. Tutulamayan her yas ruhu acıtır, geride kalanı ölüsüyle öldürür. Tamamlanmamış her yas ruhsal yaralanmayı kuşaktan kuşağa aktarır. Antigone'nin kardeşini gömebilmek uğruna verdiği mücadeledir bu. Bir tragedyadır.

Ölünce eşitlenebilmek bizi iyileştirecek. Ölülerimizi gömebilmek devam etme gücü verecek. Ölülerin gömülmediği, sokaklara bırakıldığı, cenazelerine saldırıldığı, bir mezardan çıkarılıp diğerine taşındığı bir coğrafyada bu mümkün mü? Tıpkı kimseleri incitmeden canına kıyan kardeşlerin, acının suskunluğunu hak edememeleri gibi. Tıpkı öldürülen bir genç kadının ne giydiğinin, gece kaçta nerede olduğunun konuşulması ve acısıyla baş etmeye çalışan geride kalanlara resmi dilin parmak sallaması gibi. Ve tıpkı tam 766 haftadır çocuklarının kemiklerini gömmek isteyen annelerin çığlığının bir türlü yasa dönüşememesi gibi.

Bırakın yasımızı tutalım.


Kaynaklar