Ali Akay

02 Nisan 2021

Utanma

Duygular Sosyolojisi alanından geçen bir araştırma, "Ne oldu da utanma duygusu ve onuru ehemmiyetsiz hale geldi?" sorusuna cevap aramak isteyebilir

Çağlar boyunca utanç kavramı insanlık tarihinin önemli temalarından biri olarak kullanıldı. Bilhassa karşılıklı olarak ortaya konulan kavramlardan biri utanç ise diğeri onur oldu. İkisi birlikte sadece dinler tarihinin toplumsal alandaki sert bir ifadesi olarak kalmamış, aynı zamanda bir çekinme unsuru olarak insan psikolojisinin içine işlemiştir. Dinler için olduğu gibi tarihi olarak adetler için de önemli toplumsal bir role sahip olan iki kelime bireyin yaşam alanını belirlemiştir. Kapitalizmin değerleri arasında yavaşça gerilere düşmeye başlayan iki kavramın duyguları belirlemekten uzaklaşmaya başladığı gözlemlenmekte. Bu anlaşılırlık hem çıkar, kazanç hem de kazanma üzerine kurulu olan bir toplumsal ahlakın içinde yer bulmamaya başladı.

Utanmanın olmadığı toplum yok gibidir. Bazen aile içi ilişkilere ait duygu olarak işlerken bazen de cinselliği ve kıyafetleri kapsamaktadır. Veya felsefe okulları arasında Kinikler doğallığa yaklaşmak üzere, doğada var olanların insanlara da ait olduğu düşüncesinden yola çıkarak, soyunmayı değil belki, ama giyinmemeyi ve ortalık yerde cinsel ihtiyaçlarıyla bedensel beslenme ihtiyaçlarının arasındaki hiyerarşiyi yok ederek, sosyal alanda açık seçik eylemlerde bulunmayı bilgelik olarak düşünmüşlerdir. Büyük İskender'e "gölge etme başka ihsan istemem" diyecek kadar cesur duran Diogenes'in kinik tavırları için "köpeksi bir yaşamın" önemi doğa ile bütünleşmekten geçmektedir. Bir fıçıda yaşadığı söylenen bu filozofun kamuya açık bedeni ihtiyaçlarını kamusal alana çekerek kamu ile özel yaşam arasındaki ayrımı, bir bakıma, utanç verici olarak ortaya koymuştur. Utanma duygusunun yerini değiştirmiştir. Kızarmamaktadır.

Utanç ile kırmızı yanaklar arasındaki ilişki, yalan söylemekten veya ahlaki olarak yanlış bir şey yapmaktan, kabul edilenin dışında cinsel bir davranışta bulunmaktan dolayı utanan bir kişinin yanaklarının kızarması eski zamanlardan beri süregelen bir fiziki göstergedir. 1960'lı yılarda Amerikan modern deneme okullarında ise bunun tam tersinin pratik edildiğini yaşamadık mı? İlkokul birinci sınıfında, bu yıllarda, bu tip okullarda okuyanların hatırlayabileceği gibi, öğretmen bir ağaç dalları üzerine sınıf öğrencilerinin fotoğraflarını yapıştırırdı ve bunlar birer elma gibi işlev görürdü. İlk okumayı öğrenenlerin elmaları kızıllaştırılırdı. Elma pembeden kırmızıya geçtiği vakit o öğrenci okumayı ve yazmayı sökmüş demekti. Burada da utanmanın yüz kızartıcı rengi çalışkan veya zeki öğrencinin başarısının rengi olmaya başlamaktaydı.

Yanakların kızarması ise yalan söyleyen veya utanç verici bir davranışta bulunan kişinin yüzüne yansımaktaydı. 19. yüzyıl tıbbı yanaklardaki kılcal damarların şişmesiyle utanma duygusu arasındaki ilişkiyi keşfetmişlerdi. Fizyolojik bir buluş olarak yanakların kızarması ve utanma duygusunun birlikteliği bugün artık modern tıbbın bize gösterdiği gibi, bağışıklık sistemi sayesinde organizmayı koruyan hormonların etkisiyle yüzü kızartmaktadır. Utanan kişi bağışıklık sisteminin kumandasıyla birlikte gözlerini aşağı doğru indirmektedir. Karşısındakinin yüzüne dik bir şekilde bakamamaktadır; utanmaktadır en basit şekilde söylemeye kalkarsak. Hatta bazen iki eliyle yüzünü kapatmaktadır. Utanç duygusu fizyolojik olarak ruhun hareketine cevap vermektedir. Günümüzde, göründüğü kadarıyla, nöro-bilimciler yanakların utançtan kızarmasının kültürel mi yoksa fiziki mi olduğu hakkında hâlâ kesin bir bilgiye sahip değiller; ancak beyinin yol açtığı ve kumanda ettiği bir duygunun kızararak cevap verdiğini, yanaklardan başlayarak kızarmanın vücuda yayılabildiğini ve beyinin kumandası sonrasında bilincin utanma duygusunun sahibi olduğunu ileri sürmekteler. Öznel bir hareketin fizyolojik bir şekilde tezahürü ortaya çıkmakta.

Ayrıca, onurlu davranmanın da toplumsal normlar açısından değerli olduğu ve onursuz kişilerin dışlanabildiği durumlar bilinmektedir. Japonya'da utanç duyarak içinde bulunduğu cemaatten dışlananların intihar etmeleri kültürel bir kod olarak işlemekte. Yakın zamanlarda şirketlerin yararına işlerini gerçekleştiremeyenlerin cam kenarlarına oturtulduklarını ve iş vermeden orada tutulduklarını ve bu sürecin sonunda da işe yaramaz olarak addedilenlerin kendilerini o camdan aşağıya attıklarını okuduk. O halde utanma ve onursuzlanma arasındaki ilişki korkudan geçmektedir.

19. yüzyılda Avrupa toplumlarında her genç insan alçakça gevşek davranmanın utanç verici olduğunu bilmektedir. Alçaklık bir utanç vesilesidir. O bakımdan alçak olmamak için korkak olmamak gerektiğini de bildiklerinden korkuyu gösterecek bir duygunun görünür olmaması için ellerinden geleni yapmaktaydılar. Veya yine burjuva iyi bir aileden gelen genç kızın utanarak yüzünün kızarması, onun iffetli olduğunun bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. Bu adetler uzun yıllar toplumların medeniyete geçme süreçlerinde bu şekilde işlemiştir. Ahlaksızca bir teklif genç kızın yüzünü kızartmak zorundadır. Oysa 20. yüzyılın sonuna geldiğimizden beri, neo-liberal ekonomilerin kâr ve kazanma ikilisi üzerine kurulu ahlakı artık tekliflerin parasal değerini hesaba katmaya başladığını göstermektedir. Hollywood sinemasının ürünü olan ve tam da bu tip bir ekonominin içinden geçen "Ahlaksız Teklif" filmi utanç duygusunun başka bir tarafa kanalize edilmiş olduğunun işaretini taşımakta değil midir?

Bugün belki de, kaybedilen onur kırıcı ve utanç verici hareketlerin, alçakça davranışların ve korkunun yaratıldığı yerlerde değerlerin ters yüz edildiğini söylemek mümkün gözükmektedir. Utanç duymak değil hatta "utanmaz adam" olarak yaşayanların sayısında artma mı vardır? Bu, sosyolojik olarak bir lisans üstü tezi konusu olabilir. Duygular Sosyolojisi alanından geçen bir araştırma, "Ne oldu da utanma duygusu ve onuru ehemmiyetsiz hale geldi?" sorusuna cevap aramak isteyebilir. Aynı zamanda bu "Ne oldu?" sorusunu soran hikâyeciliğin de sorusu olmayacak mıdır? Ne oldu da bazı değerler başka yerlere doğru kaymaya başladı?

19. yüzyılda aristokrat ve okumuş burjuva aileler ile köylü aileler arasındaki fark, utanma ve onur duygularının yerlerinin oynaklığıyla tanınmaktaydı. Aynı tip duyguları yaşamıyor ve paylaşmıyorlardı. Modern toplumlarda ise içinde bulunduğu grubun veya sınıfın karakteristiklerini göstermemeye başlayan bireylere has olarak utanma veya onur duygusu yerleşmeye başlamıştır. Bugün post-modernleşen toplumlarda ise utanma ve onur duygusunun çok gerilerde kaldığını gözlemlemekteyiz. Ve bilhassa son yirmi-otuz yıldır bu duyguların neredeyse ortadan kalkmaya başladığını mı izlemekteyiz? Cevapları araştırmalar sonrasında, belki, elde edebilir miyiz?