Ali Akay

09 Ekim 2018

Akıl ve popülizm üzerine

Yeni yüzyıl içinde, son zamanlarda siyasette en çok kullanılan kavramlardan birisi “popülizm” olarak durmakta

Modernliğimizin başladığı 18.yüzyılın sonunda Kant, “Evrensel Bir Tarih Fikri” üzerine yazdığı yazısında, insanlık tarihinin doğa tarihi gibi evrensel yasalara  uymadığının altını çizdikten hemen sonra, insanların çoğunun akıldan yoksun bir şekilde, düşünmeden, hayvansal güdülerini kullanarak olmasa bile akıl dışı yollardan geçerek, arılar veya kunduzlar gibi baştan çizilmiş bir şekilde  değil de tersine, plansız ve programsız bir şekilde özlemlerini gidermeye çalıştığını söylemekteydi. Bu tip insanlar hayvanlar gibi değildiler; ama akıl ile düşünmeyi de es geçmekteydiler. Kant, “dünyanın büyük sahnesinde insanların yaptıkları hareketlere, olgulara” bakıldığında, “bireysel çıkışla gerçekleşen birkaç bilgece yapılan hareketin dışında, çoğunluğunun çılgınlık dokusuyla” dolu olduğunu, “çocukça bir boşluk içinde yaşadığını, çocukça bir kötülük ve günahkarlıkla” davrandığını ve nedeni belli olmayan bir şekilde “yıkıma susadığını” teslim etmekteydi. Böyle bir durumda “Ne yapılabilir?” sorusunun ardından, mademki böyle bir eğilim söz konusudur, o halde, akıllı kişisel hareketleri gerçekleştiremeyenler için “doğanın bir desenini  gerçekleştirmenin” gerekliliği öne sürülmekteydi. Böylelikle, kendi kendilerine kişisel planlarını sürdüremeyenler için, doğanın belirleyebileceği şekildeki bir tarihe  yaslanmak gerekecekti. Eğer dünya “gezegenlerin determinist yasalara göre yörüngede” döndüklerini söyleyen Kepler gibi veya “doğanın genel ilkelerinin işlevsel yasalarını bulan” Newton gibi insanlar çıkarttıysa, bu demektir ki insanlıktan daha umut kesilmemelidir.

“Bir yaratığın tüm doğal tertibatları, belirli bir neticeye doğru gelişmek üzere belirlenmiştir” diye yazar Kant. “Hayvanlarda var olma nedeni olmayan bir organ yoktur”, bir doğa “sonu baştan belli olan siteminin çelişkilerindeki düzenlemenin neticesine” göre kurulmuştur. Halbuki insanların, normal şartlar altında, akla göre davranışlar göstermesi gerekmekteyken, bunu ayrı ayrı bireylerin davranışlarına göre değil, insan türünün özelliği olarak anlamak gerekecektir. Öyleyse insan; aklına göre iyi şeyleri yapması beklenen bir türe ait olduğu halde, tersine, bireysel hareketlerini aklını kullanmadan, düşünmeden yapmakta ve kendisinden beklenmedik bir şekilde gösterdiği davranışlarında, kararlarında, insanlarla olan aşk ve kıskançlık ilişkilerinde tuhaf şekilde akılsızca davranabilmektedir. 

Burada, “özgürlük ve kötülük” sorusu birbirlerine bağlı bir şekilde işlemektedir. Bunlar birbirlerinden bağımsız değildir.

Hatta bazen insanın kendi çıkarlarını savunduğunu sanmaktayken, aslında akılla düşünüldüğünde tam aksi istikamette kararlar alan bir yaratık olduğunu, Kant değil sadece ama felsefe  ve düşünce tarihi içinde çok kez görmüş düşünürler vardır. Mesela birisi Spinoza’dır. Onun sorusu: “Bir beden nelere kabildir?” iken, “Ne yapabiliriz ? Ne umarız ? Neleri nasıl eyleriz?” soruları yine Kant’a ait olarak durmaktadır. Kant için bu durum “sosyal olamayan sosyallik” kavramıyla analiz edilmektedir. Bu konuda, insanların kendi köleliklerinden kurtulmak yerine hatta başkalarının azat edilmesi imkanına karşı, onları nasıl köleleştirmek için çaba harcandığını gösteren La Boétie’den 20.yüzyıl antropologlarında Pierre Clastres’a kadar birçok  düşünürü sayabiliriz.

Öyleyse, insanlık tarihi içinde kapitalizm öncesinden kapitalist üretim biçimlerinin çeşitli varyasyonlarının yaşandığı günümüz dönemlerine kadar insanın rasyonel bir yaratık olmaktan çoğu zaman uzak olduğunu, ama türünün icabı bu rasyonelliği kurma imkanının olduğunu gözlemleyebilmekteyiz. Yani insan, doğal güdülerinin ötesinde, sahip olduğu güçlerle kuralları ve çizgileri akla doğru yükseltmek imkanı taşımaktadır. Ama potansiyel olarak türün sahip olduğu akıl,  bireysel olarak her insanda daima mevcut olarak  gözükmemektedir.

İbn Rüşd, Ortaçağ filozofları arasında Aristoteles yorumlarıyla Avrupa’yı sarsan bir düşünür olarak çok ilginç bir “maddi entelekt” teorisi geliştirmiştir: Akıl olarak entelekt insanın içinde değil dışında “aşkın” bir maddedir; insan istediği zaman veya icap ettiği zaman bu aklı, “genel maddi entelekti” kullanma imkanına sahiptir; ama insanın kendisinde, özne olarak içinde bu akıl yoktur; sadece kullanılacak bir madde olarak entelekt mevcuttur;  ve ortak akıl gibi işlemektedir. İnsanlığın akıl ambarı olarak kullanılabilmektedir.

Doğa, Kant’ın yorumuna göre, benzer bir   şekilde, “insana akıl ve bu akıl üzerine kurulu olan özgürlük istencini ihsan etmiştir”; ama bunu kullanmak insandan insana değişmek üzere insanlara kalmıştır. Aklı kullanmak, düşünmek ve ona göre davranmak, çirkin hareketlerde bulunmamak, kıskançlık ve kötülük yapmamak insanın elinde olmasına rağmen neden bu tip hareketleri ortaya koymakta ve tersine, insan herkesin kötülüğünü istemeye ve haince berbat kötülükler düşünmeye tabi olmaktadır? Neden bazı insanlar çirkinleşmekte ve çirkefleşmektedir? İnsan hayvani güdüleriyle eylem yapmamalıdır. Kant, bu nedenlerden dolayı, “evrensel ve ebedi barış” için uluslararası mercilerin denetleme mekanizmalarını düşündü. İnsanın aklını kullanma yetisine her zaman güvenemediği için.

Bugün kriz içinde olduğu ileri sürülen uluslararası evrensel merciler (her türlü siyasi, insan hakları, barış,  siyasi ve ekonomik regülasyon organizasyonları üzerine kurulan modern kurumlar- Milletler Cemiyeti’nden Birleşmiş Milletlere, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi,  Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu- vb.) gayri rasyonel siyasetleri ve insanların yaşam şartlarının iyileştirilmesinden çok kötüleşmesine yol açan politikalara karşı bir “karşı-güç” oluşturmak üzere kuruldular. Bunların insanlar tarafından yürütüldüğünü bir kenara bırakmadan düşünmek gerekmekte. Kurumların kendi yapılanmalarının yanında (organizasyon ilkelerine bakarak)  bu kurumların kimler tarafından, hangi çıkarlar doğrultusunda yönetildiğine bakmak gerekecek sanki ! Kant için bu kurumlar, insanları birleştirmek üzere, hukuku evrensel normlar içinde gerçekleştirecek olan çatışmalı özgürlüğün var olacağı, barış içinde yaşayacak devletlerle birlikte işleyen Sivil Toplum kurumlarıdır.

İçinde yaşadığımız yeni yüzyıl içinde, son zamanlarda siyasette en çok kullanılan kavramlardan birisi “popülizm” olarak durmakta. Bunun nedenleri, sonuçları, tarihi dersleri konuşulmakta. Siyaset Bilimi bu konu hakkında sıkça analizler yapmakta; ancak kanımca günümüzde siyasal ve sosyal bilimlere  “insanın durumu” üzerine düşünen felsefeyi tekrar eklemek gerekecek sanki. Bunun belirli dönemlerde, belirli siyasetlerin ortaya koyduğu bir hareket olmasının yanında, toplumların içinde yaşayan çeşit çeşit insanın mevcudiyetiyle ortaya çıkmakta olduğunu da buna eklemeli sanıyorum (toplumlardaki bireysel davranışlar); yoksa sadece bağlamsal bir hareket olaraksiyasi bilimlerin incelediği bir konu olarak kısıtlı kalabilirdi (demokrasi, oy atma oranları, kamu oyu yoklamaları vb.); çünkü tarihe, siyasal analizlere baktığımızda, tarihin belirli dönemlerinde değişik siyasi rejimlerde (özellikle 20.yüzyılda, modern dönemlerde, hem sağ hem sol, hem de iki aşırı sağ ve sol kanat içinde) bu kavramın ortaya koyduğu sosyal bir durumla karşı karşıya gelebiliyoruz. Bu konunun örneklerini okumak isteyenler Birikim dergisinin son sayısı olan Popülizm sayısına ve Murat Belge’nin “Siz isterseniz...” (Popülizm Üzerine Yazılar) kitabına bakabilirler.

Ancak; burada ileri sürdüğüm önerme insan doğasının var olup olmaması üzerine olmaktan çok (bu anlamda tabii ki “insanın bir doğası olduğunu” ileri süren Chomsky’den çok tabii Foucault’ya yakın hissetmekteyim), insan aklı üzerine yapılmış olan onca felsefi çalışmanın da, tarihi olarak buradaki  Popülizm tartışması içinde yer bulması gerektiğini düşünüyorum; eğer böyle olmasaydı tarih boyunca onca  filozof-düşünür, “insanın bu kadar gayri rasyonel olması” üzerine düşünmek zorunda kalmazdı: Sadece toplumsal yapılanmalar değil, ama aynı zamanda ideolojik düşünce yapılanmalarının işlevleri (burada yapısalcılığın kurucusu  Georges Dumézil’i düşünmekteyim) üzerine düşünmenin ehemmiyeti.

Kurumlara veya toplumlara değil sadece, ama aynı zamanda  bunların içindeki bazı insanların davranış biçimlerine, tavırlarına bakmak, belki de, felsefenin önemini bir kez daha bize hatırlatmakta mı? Çünkü, belki de, eğer insan sürekli bir şekilde aklını kullanabilseydi ve tarihten geçmiş dersleri alıp, bunları unutmayıp, ders çıkarabilseydi, yukarıdan yapılan ve özü boşaltılan bir alan olarak siyasi popülizm alttaki insanlara geçmeyip, işleyemeyecekti?